21 Aralık 2016 Çarşamba

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu - Buket UZUNER

Vatan uğruna ölmek! Son zamanlarda sıkça kullandığımız ne ağır, ne derin bir cümle.Peki vatan nedir?Üzerinde yaşadığımız toprak parçasını kutsallaştıran ne?Uğrunda ölünen ve ölünmeye devam edilecek olan topraklar ne zaman vatan olmaya başladı?

Gerilere gidip düşünelim Ama öyle 100-200 yıl öncesine değil.Ta en başa gidelim.İnsanın bu dünyada var olmaya başladığı ilk zamanlara.Onların vatanı tüm dünyaydı.Sonra insan nesli çoğaldıkça işler karıştı.İnsan elindekiyle yetinmeyince,başkasının olana göz dikmeye başlayınca toprak parçası da kutsallaştı ve küçüldü.En sonunda da insanoğlu kendini 195 küçük vatana hapsetti.Oysa kocaman bir dünya vardı elimizde.Sadece “insan” olarak kalabilseydi insanoğlu bu koca dünya hepimize yetecekti.Ama sadece insan olarak kalmak zor hatta imkansız.İnsan kelimesi illa da önüne bir sıfat istiyor.Beyaz insan,siyah insan,doğulu insan, batılı insan,Hıristiyan insan,Müslüman insan,dinsiz insan…

1915 senesinde ise büyük vatanı olarak bildiği İngiltere’nin emirlerine yürekten bağlı Yeni Zelandalı Aliastair John Taylor ile vatanını savunmak için ölümü göze almış binlerce gençten biri olan Ali Osman, kurşunların arasında birbirlerine rastlayıp sadece insan olunabileceğini gösterirler.

Bu iki gencin hikayesinde keşke gerçek olsaymış dediğim,var olma amacımızı düşündüren hazin bir sır var.

Onların bu sırrı Yeni Zelanda’dan Çanakkale’nin Ece Yaylası köyündeki ağır aksanlı İngilizce konuşan, 70 yaşındaki Beyaz Hala’ya gelen bir misafirle ortaya çıkar.

İşte hikaye büyük dedesinin Çanakkale Savaşı’nda ölmediğine inanan Yeni Zelandalı Viki’nin bu ziyaretiyle başlıyor. Psikolog olan Viki’nin hayattaki tek amacı büyük dedesinin gizemini çözmektir.

Kitabın karakterlerinden birinin psikolog olması iyi düşünülmüş bir ayrıntı.
Böylece bol bol tahlil yapabilmiş yazar.Buket Uzuner’in tahlillerini derin ve gerçekçi bulmuşumdur hep.Bir karakterin iç çatışmasını okurken kendimi sorgulatır bana.Sanırım bu yüzden Buket Uzuner’i daima severek okuyacağım.Neyse biz kitaba dönelim.

Kitapta Çanakkale yılları mektuplarla anlatılmış. Viki’nin büyük dedesinin (Aliastair John Taylor) mektuplarıyla vatanlarından binlerce kilometre uzağa gelip, daha önce sadece adını duydukları bir milleti yok etmek isterken ölen Anzakların duygularına tanık oluyoruz. Hatta kendimizi bir Anzak askeri yerine koyup üzülüyoruz.Hukuk fakültesini yarıda bırakıp savaşa katılan bir Türk aydını Ali Osman’ın mektuplarıyla ise 1915 senesinin İstanbul yaşamını ve savaşın Türk cephesinde yaşanan sıkıntıları öğreniyoruz.

Kitapta Çanakkale Savaşı zemin alınarak verilen bir insanlık dersi var. Kitabın temelini insan olmanın önemi oluşturuyor yani. Ayrıntılarda ise;doğu-batı çatışması,tarih bilincinin önemi,Çanakkale Savaşı’nın hatırasına Anzaklar kadar sahip çıkamayışımız,reklam dünyasının tarihi değerlere önem verme adı altında yaptıkları sömürü ve hayatın olmazsa olmazı aşk var.Ama benim satır aralarında okuyup en beğendiğim şey tarihin,içine kurgu karışmadan yazılamayacağı gerçeği oldu.

Peki Viki’nin dedesine ait sır ne oldu dersiniz?

Kitabı okursanız bu sırrın çözüldüğünü ama henüz insanların anlayabileceği, incitmeden koruyabileceği bir gerçek olmadığı için daima sır olarak kalması gerektiğini üzülerek anlayacaksınız.

Ülke olarak, dünya olarak yaşadığımız şu kötü günlerde bu kitap bana çok iyi bildiğim bir şeyi hatırlattı:
Savaşlarda kaybeden daima insanlık olmuştur.

İnsanlığımızı geri kazanacağımız günlere uyanmak umuduyla…


8 Kasım 2016 Salı

Engereğin Gözü - Zülfü LİVANELİ

Müzisyen, senarist, politikacı ve yönetmen olan çok yönlü Zülfü Livaneli’ nin yayımlanan ilk kitabı bu.1996 yılında yayımlanan bu kitabıyla yazarlık vasfını da sonuna kadar hak etmiş oluyor bence.

Livaneli’nin yıllar önce yazdığı bu kitabı okumaya yeni fırsat bulabildim. Daha önce Serenad, Leyla’nın Evi,Son Ada,Sevdalım Hayat,Kardeşimin Hikayesi ve son olarak Konstantiniyye Oteli’ni okumuştum.Okuduğum son kitabı Konstantiniyye Oteli hayal kırıklığı yaşatmıştı bana.Kötü değildi kitap aslında,sadece Livaneli’nin neden yazdığını anlayamadığım bir eseriydi.Oysa Engereğin Gözü için Livaneli, “Bu kitabı iktidar alevinin çevresinde dönen pervaneleri anlatmak için yazdım.” demeseydi de aşağı yukarı aynı cümleleri kurardım.Yani yazarın amacıyla benim kitaptan anladığım neredeyse birebir örtüştü. Konstantiniyye Oteli’ne kıyasla çok başarılı buldum.Sadece konu olarak değil,üslup da daha etkileyici.Aralara serpiştirdiği anonim sözler,alıntılar( Evliya Çelebi ve Naima’ dan esinlendiğini ön sözde de belirtiyor zaten),kıssalar oldukça zenginleştirmiş hikayeyi.

Kitapta Osmanlı’dan bir kesit anlatılıyor ama tarihi bir roman değil. Daha çok psikolojik ya da iktidar-birey ilişkisini anlatan, insanın duygularını tahlil etmeye çalışan bir kitap diyebiliriz.

Kitapta isim kullanılmamış ama biz tarih bilgimizden yola çıkarak Sultan İbrahim dönemini anlattığını söyleyebiliriz. Sultan İbrahim Osmanlı Devleti’ nin en bahtsız padişahı belki de.Tüm kardeşleri gözleri önünde öldürülmüş ve son anda annesi Kösem Sultan sayesinde canı bağışlanmıştır.2 yaşındayken Kafes’e * kapatılmış ve tahta çıkana kadar ölüm korkusuyla yaşamıştır.Bir zamanlar onu celladın ellerinden kurtaran annesi tarafından ölüm fermanının imzalanması da ne kadar bahtsız olduğunu kanıtlıyor sanırım.

Ölüm korkusuyla beslenen bu ruhun iniş çıkışlarını Haremağası Süleyman Ağa anlatıyor bize. Haremağası ile Sultan İbrahim’in arasındaki ilişki onlardan önce de var olan ve onlardan sonra da var olmaya devam edecek olan iktidar hırsının vücut bulmuş halidir.

Haremağası padişahına derinden bağlı bir hadımdır. Zamanla yaşanan olaylar yüzünden padişaha olan duyguları da şekil değiştirir. Sultan İbrahim, tahttan indirilip tekrar bir odaya kapatılınca, ondan nefret etmeye başlar. Sonra İbrahim’i odadan çıkarıp Sultan yapma hayalleri kurar. Çünkü iktidara yakın olmak istemektedir.Daha doğrusu iktidarı elinde tutmak isteyen bir iktidarsız köledir o.İbrahim’in tekrar sultan olması içinse padişahın ve tahtın tüm varislerinin(yani İbrahim’in çocuklarının) ölmesi gerekmektedir.İktidara yakın olmak bile nasıl güçlü bir duygudur ki bir haremağasının böyle bir teklifi yapmasına neden olabilmiştir.

Bir de iktidar olan kişiyi düşünün. Üstelik öyle bir iktidar ki ; yalnız İstanbul ve Anadolu’nun  değil,Eflak-Boğdan’ın, Kırım’ın, Mısır ve Yemen illerinin, Mekke ile Medine’nin,Bağdat’ın,Cezayir’in,Belgrad’ın, Macar Krallığı’nın,Moldova’nın,Bosna-Hersek toprağının ve Makedonya ovalarının da sahibi,Allah’ın yeryüzündeki gölgesi,Peygamber Efendimizin halifesi…

Bu güce sahip hastalıklı bir ruh neler yapmaz ki. Engereğin gözünü bile kamaştıran bu iktidar kime ait olsa insanlıktan uzaklaşmaz mı?

Livaneli 147 sayfalık bu kısacık romana, Osmanlı İmparatorluğu’nun veraset sistemini, yaşanan kardeş katliamlarını,harem yaşantısını,evlat sevgisini,ölüm korkusunu,iktidar hırsını ve iktidardan vazgeçme yüce gönüllülüğünü,bir Mevlevi derviş kıssasıyla da gerçek iktidarın ne olduğunu sığdırmış.

Balkan Edebiyat Ödülü alan bu kitapta tek yanlış bir zamanlar Engereğin Gözündeki Kamaşma olan isminin kısaltılmış olması bence.

Müziğiyle olduğu gibi kalemiyle de bana hitap eden Zülfü Livaneli’nin bu alegorik** kitabını belki bir iki sene içinde tekrar okunmak üzere başucu kitaplarıma ekliyor ve kesinlikle tavsiye ediyorum.


*Kafes: Osmanlı İmparatorluğu haremi içinde tahta çıkması muhtemel şehzadelerin muhafızlar tarafından sürekli olarak ev hapsinde tutuldukları yer.


**Alegori: Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme sanatıdır.

29 Ekim 2016 Cumartesi

Kumral Ada Mavi Tuna - Buket UZUNER

            Bundan iki ay kadar önce,kitap fuarı var diye gidip,bomboş alanı görünce hayal kırıklığına uğramıştım.Ailece gezmekten en çok hoşlandığımız yer kitap fuarlarıdır çünkü.Üzgün bir şekilde boş fuar alanından çıkarken karşıdaki kütüphaneye gözüm takıldı.Ben, bunca zaman buradaki kütüphaneyi nasıl görmemişim diye ayrıca üzüldüm.

            İçeriye girdiğimde bir an 15 yıl öncesine gittim.Beni bir kitap fuarına gitmekten daha mutlu edecek bir şey varsa o da kütüphaneye gitmektir.Ama haksızlık olmasın sahafların da yeri ayrı.Her neyse…Kitapların arasında ağzım kulaklarımda gezerken gördüm Kumral Ada Mavi Tuna’ yı. Çok eskilerden bir dostu görmüş gibi oldum bir an.

            Her okuyucu için sevdiği yazarın kitapları arasında en iyisi diyebileceği bir eser vardır muhakkak.Benim gözümde de Buket Uzuner’ in en iyi kitabı Kumral Ada Mavi Tuna’dır.

            Bir insanın iç savaşıyla bir ülkenin iç savaşının iç içe geçiş öyküsüdür kitap.Birbirlerinin sevgilisi hariç her şeyi olabilen iki insanın hikayesidir.

            Kitabı bitirdikten sonra,ilk okuduğumda olduğu gibi yine aynı sorular takıldı aklıma.Bir insanın en fazla nesi olabilirsiniz?Arkadaşı,dostu,sırdaşı,aşkı,eşi…Hangisi olursanız daha yakını olursunuz?Birbirinin en yakını olabilmek için illa aşık mı olmak gerekir?Peki ya aşkın kaç hali vardır?Ve hangi hali daha çok aşktır?Sanırım bu soruların kesin bir cevabı yok.Ya da dünyadaki insan sayısı kadar farklı cevabı var.

            Tuna ve Ada da birbirlerine çok farklı bir bağla bağlanmışlardır.Ada Tuna’nın abisine aşıktır.Tuna ise Ada’ya…Çok klasik,buram buram yeşilçam filmi kokuyor gibi gelebilir size.Yazarımız bu klasik görünen hikayeyi öyle betimlemeler öyle analizlerle bezemiş ki insan denen dipsiz kuyunun derinliklerinde dolaşan bir eserle karşılaştığınızı anlıyorsunuz.

            Kitapta birden fazla aşk hikayesi,birden fazla hayat var ama hepsi Ada ve Tuna’ nın gerisinde kalıyor. Çünkü anlatıcı Tuna. Daha doğrusu yazar olayları bazı kısımlarda (çoğunlukla da diyebiliriz) Tuna’ nın ağzından,bazı kısımlarda üçüncü kişi olarak anlatmış. Sonlarda ise her karakter bize özet geçiyor kendi yaşantısını.

            Kitap 1997 yılında yazılmış.19 senede Türkiye’de birçok şeyin değiştiğini ,küçük bahçeli evlerin yerini yüksek binaların aldığını,insanların,arabaların çoğaldığını yani görüntünün değiştiğini ama şu içimizdeki savaşın hiç değişmeden günümüze kadar geldiğini acı içinde fark ettiriyor yazar. Tuna’ nın yaşadığı bu karabasan hiç de bitecek gibi görünmüyor ülke siyasetine bakıldığında.

            Kitapta çok beğendiğim bir sözü de aktarmadan geçmek istemiyorum.Kitaptaki karakterlerin fotoğrafçılık üzerine sohbet ettikleri bir akşam Ada diyor ki;

          “Steinbeck fotoğrafçı olsaydı Dorothae Lange,Sait Faik ve/ya Sabahattin Ali fotoğrafçı olsaydı Ara Güler olacaklardı.”
( Ne diyelim,duygularımızın,dünyamızın neyle anlatıldığının bir önemi yok.İnsan anlatmaya meylettikten sonra kalem,deklanşör,fırça ya da bir mermer parçası fark etmiyor.)

            Bu kitabı tamamıyla beğenmemiş olsaydım bile sırf bu cümle için okuduğuma pişman olmazdım.Kaldı ki,Ada-Tuna-Aras üçgenini,dönemin ünlü sinema çiftini,şair Doğan Gökay’ın insanı cezbeden yapısını,oğlunu kaybetmiş bir annenin acısını,Meriç’in sessiz ama derinden ilerlemesini,Tuna’nın akli dengesini yitirecek kadar hassaslaşmasına neden olan olayları okuyup pişman olmak mümkün değil.


            Bu kitabı muhakkak okuyun ve bu dünyadan gitmeden birilerinin en yakını olun bence.

5 Ekim 2016 Çarşamba

Bir Kadın Düşmanı - Reşat Nuri GÜNTEKİN

Kitabımız mektup türünde yazılmış. Ruhu, güzelliğinin verdiği şımarıklıkla yoğrulmuş Sara'nın, babasına ve arkadaşı Nermin'e yazığı mektuplar ile yüzünün çirkinliği nedeniyle ruhunu da çirkinleştirmek zorunda kalan Ziya Bey’in (lakabı Homongolos), ölmüş arkadaşı Necdet'e yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap.

İlk bölümde Sara'nın mektupları yer alıyor. Bu bölüme, dışa dönüklük, toplumda kabul görme, güzellik olgusu, bir aydınlık hâkim. İkinci bölümde Homongolos’un mektupları var. Bu bölümde ise çirkinlik, bireysellik, dışlanmışlık, toplumdan soyutlanma ve sevgisizlik masaya yatırılmış.

İki bölüme birden bakınca aslında tezatlıklar kitabı da diyebiliriz. Ama kitabın merkezinde sevilmenin önemi var.

Ben sevilmenin, hele ki çocukken sevilmenin önemi hakkında bu kadar doğru tespitler yapan başka bir kitap okumadım.

Sevgisiz büyüyen bir ruhun, nasıl yara bere içinde kaldığını, kendini koruma altına almak için nasıl insanüstü bir çaba harcadığını anlatmış Reşat Nuri. Üstelik hem toplumsal hem bireysel sorunları oldukça basit görünen bir konu içinde derinlemesine ele almış. İnsan hayatında, sevmek ve sevilmekten daha önemli bir şey olmadığını kanıtlamış Homongolos’un varlığıyla.

Homongolos, çirkinliği herkesçe kabul edilen, hani neredeyse hilkat garibesi denilecek biri. Küçük yaştan itibaren çevresi (ailesi dâhil) tarafından hor görülmüş. Ruhu örselenmiş. Yıllar geçtikçe, duygularını belli etmezse kimsenin ona zarar veremeyeceğini anlamış. Duygularını o kadar derine saklamış ki zamanla kendi de unutmuş insani yönlerini.

En derine de kalbini gömmüş. Ta ki Sara bu kadın düşmanına sürekli yaklaşmaya çalışana kadar.
Homongolos sevmekten o kadar korkmaktadır ki sevmemek için kadınlara düşman olmuştur. Sevilmeyeceğinden, sevgisine bir karşılık bulamayacağından emindir. Çünkü çirkindir Homongolos. Ve güzellik görecelidir ama çirkinlik basbayağı nesnel bir kavramdır.

Peki, haksız mı Homongolos? Siz hiç çirkinliği su götürmez birine kalbinizi teslim edebilir misiniz? Onun gözlerinden kalbine inebilir misiniz?

Sanırım yazarımız da bu soruyu sormamızı istemiş. İnsanoğlunun sürekli tekrarladığı o meşhur yalanı da gözler önüne sermiş:
Kalbi güzel olsun yeter.

Keşke kalbimiz de kaşımız gözümüz gibi görünebilir olsaydı. Bir bakışta aşık olduğumuz kalp olsaydı.
Bir çırpıda okunup, bittikten sonra çokça soru sorduran bu kitap Reşat Nuri Güntekin’i Türk edebiyatının mihenk taşı olarak görmekle ne kadar doğru düşündüğümü bir kez daha gösterdi bana.

Ta 1927 yılında söylenmiş sözlerin bu kadar yakından duyulması tesadüf değil elbet. Yazarın başarısının kanıtı bu.

22 Eylül 2016 Perşembe

İki Yeşil Susamuru - Buket UZUNER

           Çok sesli koro gibi İki Yeşil Susamuru. Hikayelerini ayrı ayrı dinleyebilme imkanımız olsa, yine çok seveceğimiz ahenkli bir koro …

            Bu koronun tam ortasına Nilsu var. Babasına delice tutkun (oidipus kompleksine varırcasına),annesiyle sorunlu. Bir yanı çok eksik bir yanı çok fazla. Bu yüzden ses rengi oturmuyor bir türlü. Koronun ahengini bozmuyor ama bazen sesinin daha az ya da daha fazla çıkmasını isteyebiliyorsunuz.

Mutluluğu arıyor Nilsu. Nilsu’ yu okurken kendi mutluluğunu da sorguluyor insan. Edebiyatın en çok bu yönünü seviyorum sanırım. Bazen akıcı bir dille,kolay okunur cümlelerle bile,en emin olduğunuz duyguya şüphe katabiliyor.

Sahi diyorsunuz,mutluluk nedir? Mutlu olmak için illa da iki kişi mi olmalı? Neden kendimize yetemiyoruz? Bir ruh eşi olmasa da hayattan zevk alamaz mıyız? Ya hiç dünyaya gelmemişse o ruh eşimiz ya yanlış zamanlarda doğmuşsak. Kısacık olan ömrümüz arayış içinde mi geçmeli? Neden bir başkasını arayarak vakit kaybediyoruz ki. Kendi içimize yapsak ya tüm yolculukları. Önce kendini sevmeli insan sonra ruh eşini/eşini belki de. Selen bunu vurguluyor kitapta.

Selen,koronun en sağlam,en neşeli,en güvenilir sesi. Bir ara sesi çatallaşsa da çabuk toparlıyor kendini. Bencilleşmeden kendini sevebilen ender insanlardan o.

Koronun tam ortasındaki Nil’ in karşısında ise Teoman var. Teo kimseyi duymadan ama herkesin onu dinlediğinden emin bir rahatlıkla katılıyor şarkıya. Coşkusunun bir sonu yok. O coşkunun rüzgarında kaç kişinin yaralandığından haberi yok. Belki de hayatı böyle yaşamaktan başka çaresi yok.Nil ve Teo birbirlerini bulabilen şanslı ruh eşleri.Ya da öyle zannediyorlar.

Koronun arka taraflarında başka sesler de var.Nil’in babası,Teo’nun annesi,Nil’in öğretmeni…

Bu korodan sadece insan sesleri gelmiyor tabi ki. Sol fraksiyonların marş sesleri,çevrecilerin ayak sesleri,modern kadının topuk sesleri ve kitabın temelini oluşturan intiharın karanlık sesi. İntihar yaşamaktan vazgeçmek mi yoksa kendi ölüm saatini seçebilmek mi sorularını sürekli fısıldayan bir ses…

Kitabın sonuna geldiğinizde ise;Altıncı His filmini seyredenlerin çok iyi bildiği duyguyla hadi be diyen kendi sesinizi duyuyorsunuz.

Bu kitapta beni en çok cezbeden şey ise  aşırıya kaçmadan bir çok yazar ve şairden alıntı yapılmış olması.Hemen bir London bir Hemingway okuyası,Turgut
Uyar şiirlerinde kaybolası geliyor insanın.Bir kitabın başka bir kitabı okumaya teşvik etmesi benim için paha biçilmez bir özellik.


Ezcümle Kumral Ada Mavi Tuna kadar olmasa da okunacaklar listenize ekleyebilirsiniz.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları - Johann Wolfgang Von GOETHE

           Her kitabı okumanın bir yaşı,bir zamanı var bence.Üniversite yıllarında sürekli okuduğum, okurken kendimi bulduğumu zannettiğim Cezmi Ersöz kitaplarını şimdi okuyamadığımı düşününce buna daha çok inanıyorum. Bu kitabı da çok uzun yıllar önce belki ta lise yıllarında okumalıydım.O zaman Werther’i anlamaya çalışmak daha kolay olurdu benim için.

            Oysa şimdi,yere düşen yaprağın,dalda açan çiçeğin,denizin mavisinin,ağacın yeşilinin,havadaki kuşun,yerdeki böceğin kıymetini anlamışken ve hayatın her şeye ama her şeye rağmen yaşanmaya değer olduğuna inanmışken Werther’e hak veremiyorum.Haksız olduğunu düşündüğüm bir roman kahramanından da uzak düşüyorum.Bu yüzden kitap beni alıp götürmedi,sayfalarının arasında kaybolmadım.Ama Werther’e üzüldüm.Hem de çok üzüldüm.

            Kahramanımız Werther sonu olmayacağı baştan belli olan ümitsiz bir aşka düşmüştür. Lotte ise Werther’e değer verse de kocasına bağlı bir kadındır.Yine de kitabın sonuna doğru acaba o da Werther’e aşık mı demekten geri duramıyor insan.Kocası Albert ise başlangıçta Werther’le iyi geçinen, dürüst ve zeki bir insandır.İyi yüreklidir de.Hani kötü kalpli biri olsa Werther için bir umut ışığı olabilirdi.

            Kitap Werther’in arkadaşı(muhtemelen hayali) Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşuyor (mektup tipi romanda insan sanki karşısında biri konuşuyormuş gibi hissettiği için okurun olaylara dahil olması da daha kolay oluyor). Sonlara doğru ise yazar ortaya çıkarak Werther’in yaşadıklarını,intihara karar verme aşamasını,intiharı ve sonrasını anlatıyor. Normalde kitabın sonu ile ilgili bilgi vermeyi sevmiyorum ama Werther’ in intiharı yüzyıllardır bilindiği için bir sakınca görmedim. 

            Dünya edebiyatında önemli bir yeri olan bu kitaba sadece umutsuz bir aşk hikayesi olarak bakmamak gerekiyor.Alt metinde yazıldığı dönemin izlerini de taşıyor.Özellikle sınıfsal farklılıklara sık sık yer verilmiş.Ayrıca Yeni Ahit ve Eski Ahit’ten bol bol alıntı yapılmış.Yazar Homeros’tan ne kadar etkilendiğini de kahramanımızın dilinden bizlere aktarmış.

            Goethe’ nin iki hafta gibi kısa bir sürede yazdığı bu kitap, yazıldığı dönem bir Werther salgını başlatmış.1774 yılında Almanya’da bir anda ortalığı mavi ceket-sarı pantolon giyen (Werther’in kıyafeti) gençler istila etmiş. İntihar vak'aları çoğalmış. Kitabın konusu kısmen de olsa gerçek hayattan alınınca ise okur sayısı oldukça artmış.

            Alman edebiyatının Fırtına ve Coşku döneminde yazılan kitap Goethe’yi birdenbire şöhrete ulaştırmış. Ama Goethe ilerleyen yıllarda sadece bu kitapla anılır olmaktan rahatsızlık duymuş.Kendi önüne geçen kahramanından nefret eder hale gelmiş.
            
            Şimdi yazarı bir kenara bırakıp asıl soruyu soralım.
            Werther neden intiharı seçer?Aşk illa da kavuşmayı mı gerektirir?
            Werther melankolik bir yapıya sahip olduğu,topluma karışamadığı için bu yolu seçiyor.Tüm duygularını Lotte’de yoğunlaştırıyor.Adeta onu azize mertebesine çıkarıyor.Ama aşkın bir sonraki basamağına atlayamıyor.Aşk,Werther’de cismin ötesine geçemiyor.Uzaktan sevmek,sevdiğinin bir başkasıyla bile olsa mutlu olmasıyla yetinmek,sabretmek,acıdan kül olup küllerinden doğmak Werther’e çok ama çok uzak kalıyor maalesef.
            
             Kitabı bitirdikten sonra-tabi Werther’e üzülmem geçince- dedim ki,edebiyat ne şahane bir şey.Biri bundan neredeyse 250 yıl önce bir kitap yazıyor ve ben 250 yıl sonra o kitabı okuyup kitabın kahramanı için üzülebiliyorum.Bundan daha etkileyici,bundan daha önemli,bundan daha gerçek ne olabilir ki dünyada. İşte bu ölümsüzlük değil de nedir?

Not:Eğer yabancı bir yazarın kitabını okuyacaksanız çevirmenin kim olduğuna ve yayınevine dikkat edin.Kötü bir çevirmene denk gelirseniz sevebileceğiniz bir kitaptan nefret edebilirsiniz.Dünya klasiklerinde benim önerim kesinlikle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasan Ali Yücel klasikler dizisi.Dil bakımından sizi asla pişman etmez.


28 Ağustos 2016 Pazar

Semerkant -Amin MAALOUF

Uzun zaman önce okumuştum Semerkant’ı. Bundan 15-16 yıl önceydi galiba. Ömer Hayyam’la tanışmam da bu kitap sayesinde olmuştu. Geç kalmışlık hissiyle telaşlanıp Hayyam’la ilgili bulabildiğim tüm kitapları okumaya başlamıştım hemen.Hayata bakış açısı etkilemişti beni.Ve aynı zamanda sıkı bir Amin Maalouf hayranı da oluvermiştim.

Gelelim kitaba;
Kitap kendi içinde 4 kitaptan oluşuyor.Ama ben anlatırken kafa karıştırmamak için bunlara bölüm demeyi daha uygun buldum.
Birinci bölümde(Şairler ve Sevgililer), Hayyam’la tanışıyoruz. Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ilişkisini ele alıyor yazar.Devletine en parlak dönemi yaşatan Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ tan da bahsediyor doğal olarak.Ama nedense Melikşah’ın hep olumsuz özellikleri üzerinde durmuş.Terken Hatun’un (Melikşah’ın karısı,Selçukluların Hürrem’i) siyasete nasıl müdahale ettiğini de anlatmış.

İkinci bölümde(Haşhaşiler Cenneti), Nizamülmülk tarafından aldatılan Hasan Sabbah’ın, intikamını almak için  Semerkant'a dönmesini ve Alamut'u  anlatıyor. (Hasan Sabbah’ın fedailerini nasıl yetiştirdiğiyle ilgili daha detaylı bilgi isterseniz Fedailerin Kalesi Alamut -Vladimir Bartol sizi tatmin edebilir.) Alamut’un tarihçesini anlatırken bir felaketten de bahsediyor yazarımız:Moğol istilası…Yine yıkılan kütüphaneler,yakılan kitaplar.Kim bilir nice sırlar,evreni daha erken keşfetmemizi sağlayacak nice bilgiler yok oldu o kitaplarla.Hayyam’ ın El Yazması kitabı da kül oldu belki.Ama yazarımız Rubaiyat için başka bir son yazmayı uygun görmüş.Moğol istilasından kurtarıp yıllar sonra başka bir felaketin kucağına atmış El Yazması Rubaiyat’ı.

Üçüncü bölümde (Bininci Yılın Sonu), yazarımız Benjamin Omer Lesage olarak karşımıza çıkıyor. 1870’lerde yaşamış olan anne ve babasının hikayesini anlatmakla başlıyor kendini tanıtmaya.1895 yılında ise adını aldığı Ömer Hayyam’ın kitabının peşine düşüyor. Benjamin o yılların İran’ını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.Günümüz İran’ını anlamak için sanırım tam da Benjamin’in yaşadığı yılları iyi okumak gerekiyor.Yazar da bunu amaçlamış ve yaşanan siyasi çalkantıları,devrimin ayak seslerini bir yabancını gözünden anlatarak İran gerçeğini okuyucuya aktarabilmiş.Mali sıkıntı içinde olan İran’ın dışarıdan aldığı her borç karşılığında yolların,bankaların ve haberleşme ağının yabancı bir devletin tekeline geçtiğini ,Şah’ın seyahatleri yüzünden de borç alınmaya devam ettiğini de belirtmeden geçmemiş yazarımız.

Dördüncü bölümde (Denizde Bir Şair)ise, Ömer Hayam için çıktığı yolculukta İran’ın iç işlerine dahil olan Benjamin’in Şah’ın torunu Şirin ile birlikte Amerika’ya dönme macerasını konu edinmiş.
Peki Benjamin ve Şirin dönebildiler mi?
Ömer Hayyam’ın kitabına ne oldu?
Moğol istilasından kurtulan Rubaiyat’ın Tanrı bile batıramaz denilen Titanic’te ne işi vardı?
Ve İran’da yükselen eşitlik,özgürlük sesleri nasıl sustu?
Tüm bu soruların cevabını öğrenmek isterseniz bu kitabı okuyun muhakkak.
Hayyam'ın bir rubaisiyle  bu yorumu da bitirelim.

Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; 
         Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; 
        Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm 
       Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam."



Yazara dair;Amin Maalouf  Lübnan doğumlu bir yazar.1975’ten beri Paris’te yaşıyor olsa da,kitaplarını Fransızca yazsa da doğuyu iyi tanıyan bir yazar.Eğer okuyacağınız kitapta doğudan motifler görmek hoşunuza gidiyorsa Maalouf’un tüm kitaplarını kütüphanenize ekleyin. 

18 Ağustos 2016 Perşembe

Şah ve Sultan- İskender PALA

           Çaldıran Ovası’ nda karşılaşan Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevilerin Şahı İsmail’in savaşı.Yani Şah ve Sultan’ ın savaşı.

            Peki haklı olan taraf kim bu savaşta?Kim bu savaştan galip çıkmayı hak ediyor?Ve yazar bir savaşı anlatırken hangi taraftan bakmalı,kazananı mı kaybedeni mi yüceltmeli?

            İskender Pala tam anlamıyla ikiye bölmüş kendini ve iki tarafta da durmayı başarmış.Yavuz’un musahibi Hüseyin ve İsmail’in himayesindeki Kamber olup iki açıdan da aynı derecede anlatmış olayları.Böylece hem Sultan’ ın hem Şah’ ın savaşma nedenlerini,savaş hazırlıklarını,gönül kırgınlıkları,yaralarını,iktidar hırslarını görme imkanı vermiş bize.

            Bu savaşın bir din-mezhep savaşı olmadığını da vurgulamış.İki tarafın da Hristiyanlarla hiç savaşmadığına, aksine ordularında onlara yer vererek,Hristiyanlara Müslüman kanı döktürdüklerine dikkat çekmiş.Savaşan tarafların aynı ağacın farklı dalları olduğunu da göstermiş.

           Babasını devirerek yerine geçen Selim’in nasıl Yavuz olduğunu Hüseyin’in dilinden anlatmış.Şeyh olarak çıktığı yolda önce Çocuk Şah,sonra da Şah İsmail olarak devam eden Safevi liderinin yaşadıklarını ise Kamber anlatıyor bize.
            
            Benim için kitabın en önemli ismi işte bu Kamber Can oldu.Kim olduğu ile ilgili bütün gizemi cebinde taşıdığını bilmeden yaşayan Kamber Can.Neden hadım edildiğini sorgulamayan,sevginin ne demek olduğunu arayan Kamber Can.Kamber, çevresinde sevginin bin bir türlü haline tanık oluyor.
           Yatağına koyduğu kılıcı kaldırmayan Şah’ın eşi Taçlı Hatun’da, öfkenin sevgiyle iç içe geçmiş halini,
            Kılıcı eşi kaldırana kadar beklemeye and içmiş olan Şah’ın sevgisinde çaresizliği,
            Taçlı Hatun’ u İstanbul’ a götüren Yavuz Sultan ile Taçlı arasında sevginin bir türlü yaşanamayan halini görüyor.

            Güzelliği dillere destan Taçlı Hatun’un çocukluk aşkını bekleyişinde belki de sevginin umut etmek olduğunu anlıyor Kamber Can.Bir hazineyi arar gibi sevginin izini sürüyor.Buluyor mu dersiniz?Bu sizin sevgiden ne anladığınıza bağlı.

            Sevgi bir adanmışlık hali ise,kul olmak,kul olmaktan gocunmamak ise,sevgilinin ismi,cismi,cinsi önemli değilse,kendi yüreğinde buluyor sevgiyi Kamber Can.

            Kitap tamamen sevgiyi bulmak üzerine değil tabi ki.Sonuçta bir savaş anlatılıyor.
            Yavuz Sultan Selim’in Şiilere yaptıklarıyla,İsmail Şah’ ın Sünnilere yaptıklarını objektif bir açıdan anlatmış yazar.Okurken öyle bir hale geliyorsunuz ki,tam bir tarafa içiniz yanarken,diğer taraf yüreğinizi dağlamaya başlıyor.İki liderin de iktidar olmak için yaptıklarını dehşet içinde okuyorsunuz.
             Ayrıca yazar bir şeyi çok net anlamamızı sağlıyor:Bin tane de sebep öne sürülse savaşların asıl nedeni iktidar hırsıdır.

           Aşkı anlatırken coşturan,cengi anlatırken heyecanlandıran,ölenlerin,öldürülenlerin acısını yüreğimde hissetmemi sağlayan,kullandığı dille hep takdir ettiğim İskender Pala,bu kitabıyla da tam not aldı benden.



10 Ağustos 2016 Çarşamba

Havva'nın Üç Kızı - Elif ŞAFAK

Türkiye’de okunması en zor yazarlardan biri bence Elif Şafak.Zor çünkü yazarı bırakıp bir türlü yazdıklarına odaklanamıyoruz.Ve şimdi ben okuduğum bir kitabın bende bıraktığı izlenimleri anlatmaya çalışacağım.Yazarın kim olduğuyla ilgilenmeden.Zihnimi tüm ön yargılarımdan arındırmaya çalışarak,yapabildiğim kadarıyla.
Böyle söyledim ama kitabın ilk 50 sayfasını okurken sürekli cümlelerin altında yatan gizli işaretler,siyasete göndermeler aradım.Öyle olaylar yaşamıştık ki ülke olarak,tüm herkesten şüpheleniyordum artık.Anladım ki ön yargılarımızdan sıyrılmak bize yakışmadığını bildiğimiz bir elbiseyi üzerimizden çıkarıp atmaya benzemiyor.Öyle hop diye sıyırıp atamıyorsunuz.Ama kitaba devam ederken bir baktım ki ben kitabı okumuyorum.Yazarın niyetine odaklanmışım,dedektifçilik oynuyorum.Oysa uzun zamandır kendime tekrar ettiğim bir şey vardı benim.
Bir kitap, yazımı bitene kadar o yazara aittir.Ben okumaya başlayınca benim olur,yazar aradan çıkar.* Şimdi ise yazarı koskoca bir duvar gibi kitabın önüne koyuyordum.Ta ki hep aklımdan geçen bir cümleyi kitabın kahramanının ağzından duyana kadar.O an girebildim kitaptan içeri.Bakalım içeride neler var:
Şirin, Mona ve Peri. Dinsiz,inançlı ve mütereddit. Havva’ nın Üç Kızı.
Kitap bize bir tarafa dahil olamamanın aslında kötü bir şey olmadığını anlatıyor.Taraf deyince hemen siyaset gelmesin aklınıza.Bu bir arkadaş grubu,bir inanç meselesi,felsefik bir problem,bir yaşam şekli de olabilir.
Eğer hayatınızı bir çember olarak görüp,bütün o seçim yapmak zorunda olduğunuz tarafları bu çemberin tam merkezine koysanız ne olurdu hiç düşündünüz mü?İşte kitap bize bunun cevabını veriyor.
Çemberin merkezinde olan her şeye aynı uzaklıkta durmak,bir seçim yapmak zorunda kalmamak, bize tüm seçimlerin iyi ve kötü yanlarını görme lüksü veriyor. Fakat tarafsız olan bertaraf olur sözünü misyon edinmiş fanatik insanlık tarafından yalnız bırakılma cezasına da razı olmanız gerekiyor bu lüksü yaşarken.
Ve Peri’ nin çemberinin merkezinde Tanrı daha doğrusu Tanrı algısı var.(Belki de hepimiz inandığımız yaratıcıyı merkeze koysak ve başkalarının merkezindeki yaratıcı benimkine neden benzemiyor diye sormasak hayatı anlamak daha kolay olurdu.)
Peri ne Şirin gibi inançsızlığa ne de Mona gibi inanca bağlı.Her kavgada iki tarafın da hem haklılığını hem haksızlığını görebilen,bir nevi arafta yaşayan,Oxford’a ailesinin gurur kaynağı olarak okumaya gelmiş bir İstanbullu.Profesör Azur’ dan aldığı Tanrı dersi tüm yaşamını etkileyecektir Peri’ nin.
Yazarımız Şirin ,Mona ve Peri’nin gözünden üç farklı yaşam biçimini ustalıkla anlatmış. Peri’ nin çocukluğuyla 1980’ lerin Türkiye’sini, Oxford yıllarıyla 2000’ lerin İngiltere’sini ve günümüzü yani üç farklı zaman dilimini de okurun kafasını karıştırmayacak biçimde kurgulamış.
Elif Şafak Aşk kitabından sonra daha popüler kitaplar yazma çabasına girdi.Bir nevi popüler kültüre yenik düştü.Çok satma kaygısıyla kitaplarının içeriği sığlaştı.Halbuki Aşk’tan önce yazdığı Pinhan,Mahrem ve Araf okunması zor ama söyleyecek sözü çok olan kitaplardı.Keşke Aşk’ ı hiç yazmasaydı da çok satmanın cazibesine kapılmasaydı diye düşünürken Havva’ nın Üç Kızı’ nı okumak iyi geldi bana.Üstelik ilk defa bir roman karakteriyle bu kadar örtüştüm. Peri’ yi anladım ve ona hak verdim.
Bu kitabı okuyun bence.Bakalım siz Havva’ nın hangi kızına hak vereceksiziniz. Hangisi size daha yakın gelecek.
Yazarı sevmiyorsanız kesinlikle okuyun. Ön yargılarınızı üstünüzden atabiliyor musunuz bir test etmiş olursunuz hiç olmazsa.


*Nerede ve ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama  yıllar önce bu minvalde bir söz okudum ve kitap okurken ana felsefem olarak benimsedim.

5 Ağustos 2016 Cuma

Son Sefarad - Beyazıt AKMAN

            Yıl 1492.Yer İspanya.Müslümanlığın en batı noktası.
            Granada İmparatorluğu’nun çökmesi Endülüs Yahudilerinin de sonunu getirir.Kral Ferdinand ve Kraliçe Elizabeth El-Hamra Fermanı’nı imzalayarak  kendi dinlerinden olmayan (ki kendileri Katolik) Yahudilere acımasız hatta vahşice davranmaya başlarlar.

            Yazarımız daha önceki kitapta olduğu gibi yine New York sokaklarında başlıyor bu hikayeyi anlatmaya.Tıpkı Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı kullanması gibi yazarımız da öğrenci Beyazıt’ı çıkarıyor karşımıza ikinci kitapta da.

New York sokaklarında bir Endülüs kuyumcusu dükkanına giren Beyazıt, sefaradların yani Endülüs Yahudilerinin çektiği zulmü, dükkan sahibi David Marrano’dan dinliyor.
Kitabın ana konusu, Yahudilerin zorla Hıristiyanlaştırılması, Hıristiyanlığı tam uygulamayan,en ufak Yahudilik belirtisi gösterenlerin diri diri yakılması, Hıristiyan olmayı kabul etmeyenlerin ise tüm mal varlıklarını bırakarak ülkeyi terk etmek zorunda olmaları.
Ve tüm dünya bu acıya sessiz kalırken Sultan Bayezid’in yardım eli uzatması.

Sadece Yahudilerin yaşadıkları anlatılmıyor tabi ki.
Sultan Bayezid’in sefih bir şehzade olmaktan kurtulup bir cihan imparatoruna dönüşmesini de el almış yazar.Hat sanatını zirveye taşıyan Hamdullah Çelebi’nin bu dönüşüme katkısını da es geçmemiş.Yahudilerden sonra sıranın Müslümanlara geleceğinin ipuçlarını da vermiş.
            Sadece bunlar da değil geri planda anlatılanlar.
            Davud ile Elif,David ile Esther.Biri mutlu biten, biri yarım kalan aşk hikayesi.
            Sultan Bayezid’in Yahudileri Osmanlı topraklarına getirmesi için görevlendirdiği  Kaptan-ı Derya Kemal Reis’in yeğeni Piri Reis’in yıldızlara olan tutkusu,ölçümleri.
            Endülüs’teki tüm Arapça ve İbranice kitapları yakmakla görevli Keşiş Santiago’nun doğunun İslam filozofları ile tanışması.
            Kristof Kolombus’ un Katolik kralların desteğiyle Atlas Okyanusu'nu geçmesi.

Yani kitabın içeriği oldukça dolu ve ilgi çekici.Yazarın anlatımı da yine etkileyici.Okuduğum iki kitabından sonra,yazarımız aksiyon sahnelerini çok başarılı anlatıyor ve okurun heyecanının azalmasına hiç izin vermiyor diyebilirim.

Kitap ilerledikçe,özellikle Keşiş Santiago’nun bölümlerinde ise benim aklımda hep aynı soru dönüp durdu.
            Aklı,ilmin ve inancın merkezine koyan Farabi, batı ülkelerinde 16. yüzyıla kadar okunmuş olan Tıp Kanunu kitabının yazarı İbn-i Sina, her şeyin akıl ile anlaşılabileceğini öne süren İbn Rüşd, doğu ve batının ilk cebir kitabını yazan Harezmi, Ebu Bekir el Razi, El-Kindi, İbn-i Haldun…
Daha benim ismini sayamadığım birçok filozofun bağrından çıktığı doğu nasıl yeterince ilerleyemedi,nasıl bu kadar düşüşe geçebildi?Kütüphaneleri yıkan,kitapları yakan,matbaayı şeytan aleti addeden batının torunları ise nasıl tırmanabildi merdivenleri üçer beşer?


           Acaba doğu tüm enerjisini dinini korumaya harcamak yerine ilmini koruyup nesillerden nesillere aktarabilseydi daha mı farklı olurdu dünya?

          Not:Son sayfalardaki satır sonlarında hecelerine yanlış ayrılan kelimelerin çokluğu,birkaç yerde yapılan basım hatası,yazar için büyük hayal kırıklığı olsa gerek.Ben bir okur olarak bu yanlışları gördükçe içim cız ettiyse yazarı düşünmek bile istemiyorum.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Dünyanın İlk Günü - Beyazıt AKMAN

           Uzun zaman kitaplığımda okunmak için bekledi Dünyanın İlk Günü.Yazarın ilk kitabı olması sebebiyle beklentimi de yüksek tutmamıştım. Hep daha okunmaya değer olduğunu düşündüğüm kitaplar girdi araya.Şimdi ise gecenin üçünde hayretler içinde bakıyorum bitirdiğim kitaba.

Kitabın ana temasında İstanbul’un Fethi var. Arka plan ise oldukça ayrıntılı.
Hayatta kalabilmek için yaşadığı şehri ve ilk aşkını bırakmak zorunda kalan Alexander’ın, Yeniçeri İskender olma serüveninde,yeniçerilerin giysilerinden çalışma talimlerine kadar bilgi sahibi oluyoruz.Ve tabi Osmanlının askeri düzenine,devşirmelerin eğitimine hayran kalıyoruz.

Venedikli elçi(elçiden ziyade seyyah demeli belki de)Alberti Balbi sayesinde ise Osmanlının çok uluslu yapısını aktarıyor yazarımız.Böylece bir batılının gözünden Osmanlı İmparatorluğu’ nu izliyoruz. Batının orta çağ karanlığı ile Osmanlı kültürünü kıyaslama şansımız oluyor. Zaten Balbi sürekli kendi kültürü ile Osmanlı medeniyeti arasındaki farkları gözümüzün önüne seriyor. Bu kısımları okurken özellikle devletin üst kademelerinde yer alan insanların eğitimine bir kez daha hayran kaldım.Sadece İngilizce bildiği için kültürlü saydığımız devlet adamlarımızı düşündükçe,birkaç dil bilen,matematiğe,müziğe,mimariye,edebiyata meraklı ve kabiliyeti olan o dönem yöneticilerini özlemle andım desem yeridir.(Burada bir parantez açma gereği duydum maalesef.Maalesef diyorum çünkü birbirimizi parantezler olmadan anlayamıyoruz.Ben açıklama yapmadan beni anlayacak insanların ise bu paranteze ihtiyacı yok.Özlediğim o dönemin rejimi veya yöneticileri değil.Yöneticilerin eğitimi.)
Son zamanlarda diziler sayesinde harem entrikalarından ibaret sanılan Osmanlı İmparatorluğu’ nun iade-i itibarı gibi bu kitap aslında.

Düşünün 19 yaşında bir padişah,Avrupa’da tanınan adıyla Büyük Türk,Arapça,Farsça,Latince,Yunanca,İtalyanca,Slavca biliyor. Fethedeceği şehir için kullanacağı topların (şahi topları)çizimlerini kendi yapıyor. Şiirler yazıyor(Avni mahlasıyla). İstanbul’u fethettikten sonra dünyanın dört bir yanından bilim adamı, şair, ressam v.s çağırarak şehri bir kültür abidesine çeviriyor. Bütün bunları yapan padişaha sahip Osmanlıyı sadece haremle anmak sizce de çok zalimce değil mi?Ki saydığım sadece bir padişahın özellikleri.

Neyse dönelim ana temaya.Yani İstanbul’un fethine.İstanbul’un fethi uzun süren ve çok cephede gerçekleşmiş bir savaş.Bu yüzden anlatması da zor ama yazarımız bu zorluğun üstesinden gelmiş.
İskender’in Meryem’e kavuşma hayalleriyle, Alberti Balbi’nin ruhsal çalkantılarıyla ve hep adını andığımız,hani o son nefesiyle burçlara Osmanlı Sancağı’nı dikerek ölümsüzleşen Ulubatlı Hasan’ın ortaya çıkışıyla, okurun dikkatini canlı tutmayı başarmış yazarımız.Sıkıcı bir tarih kitabından ,sonuna kadar merakla okuduğumuz bir macera kitabına çevirmiş konuyu.Tüm savaş sahnelerinde okurun yüreğini ağzına getirecek kadar da iyi kullanmış dili.

Bu değerli kitabın yazarı Beyazıt Akman 1981 doğumlu.Kitabı 2009 yılında yazmış.Yani 28 yaşında. Kitabı yazmak için 5 yıl harcamış.Şuan Amerika’da New York Üniversitesi’nde dersler veriyormuş.Genç yaşta yıllarca araştırma yaparak bir tarihi roman yazmış olan Beyazıt Akman’ı gerçekten tebrik ediyorum.

Dünyanın İlk Günü kitabı İmparatorluk serisinin birinci kitabıydı.Şimdi ikinci kitabı olan Son Sefarad’a başladım.Ve eğer yazarımız ilk kitabındaki çizgiyi bozmamışsa ruhumda iz bırakan yazarlar listeme onu da ekleyeceğim.

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Efsane - İskender PALA

Akdeniz fatihi Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hikayesi arasına serpiştirilmiş bir leyla ile mecnun hikayesi bu.Ya da bir aşk hikayesinin içinde,Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hayatından kestiler mi demeli.Belki de denizcilik terimleri ile dolu ve İspanya,Fransa,Portekiz Krallıkları,Gırnata Emirliği,Cezayir,Tunus gibi bir çok yerde geçen bir dönemi, insanların sıkılmadan okuması için aşkla bezenmiş bir roman desek daha doğru olur.

Bizi bu güzel hikayeyle buluşturan İskender Pala’ya gelince;benim çok geç keşfettiğim,çok satanlar listesine girme amacı gütmeden yazdığına inandığım,okuduğum ilk kitabında (Katre-i Matem) bir cevherle karşılaştığımı anladığım, okurken sürekli sözlükten yararlanmak zorunda kaldığım ve her kitabında dilini biraz daha çözebildiğim gerçek bir yazar.

Kitabı yazarken çok detaylı bir araştırma yaptığı belli oluyor.(Anlatılan dönemi yaşıyormuş gibi hissediyor ve o döneme ait olmayan hiçbir bulguya rastlamıyorsanız, kendinizi yeri geliyor 1500’lü yıllarda hissedebiliyorsanız yazarın gerçekten emek verdiğini de anlıyorsunuz.) Kitabın arka kısmındaki denizcilik terimlerinin yer aldığı sözlük ve harita da okuyucunun işini kolaylaştırıyor.O sözlük olmasa birçok sahne yazıdan ibaret kalacaktı zihnimde ya da sürekli telefondan bakacaktım.Ama bu terimleri sayfaların alt kısmında verseydi daha pratik olacaktı bence (kitabın ilk yarısında her sayfada en az üç dört kez sözlüğe bakmak zorunda kalınca pratiklik önemli hale geliyor:)   ).

Daha önce Barbaros Hayreddin Paşa’ nın hatıratlarını okuduğumda gözümde korsan hikayeleri canlanmış, ve Karayip Korsanları ’ndan daha heyecanlı bir senaryo elimizin altındayken neden film haline getiremiyoruz diye hayıflanmıştım.Efsane kitabını okuyunca bu heyecanlı senaryoda eksik olan aşk kısmı da tamamlanmış oldu benim için.Üstelik yazarımız öyle güzel bir aşk yerleştirmiş ki , Yakup Ağa ’nın Midilli’de doğan oğlu Hızır’ın dünyada adı Reis olarak anılacak Kaptan-ı Derya Barba Rossa Hızır Hayreddin Paşa’ya dönüşme serüveninin içine,kimi yerlerde aşıkların sonunu denizde geçen mücadelelerden daha çok merak eder oldum. Sidi Alkala nam-ı diğer Seyyid Muradi’nin kavuşabilmek için 20 yıl boyunca mücadele ettiği, kimi zaman Billure’yi bulacakken teğet geçtiği, kimi zaman  da tam kavuşacakken maşukun özlemi vuslata tercih ettiği aşk da okuyanda ciddi bir merak uyandırıyor gerçekten.

Bu aşktan arta kalan yerlerde de sıkı bir deniz hikayesi var. Rodos şövalyelerinin öncülüğünde Sicilya, Ceneviz, Katalan ve Floransa korsanlarıyla dolup taşan Akdeniz’de bir doğu-batı çatışmasını izliyoruz.Düşmanına saygı duymayı savaşarak öğrenen iki kaptanın (Cenevizli kaptan Andrea Doria ile Barbaros)arasında geçen mücadeleye şahit oluyoruz.Öte yandan Martin Luther’in dinle ilgili 95 maddelik yeni kuralları nasıl oluşturduğunu (ki bu fikirlerin ortaya çıkma şekli hayli ilgi çekici ama hayal ürünü olma olasılığı yüksek)hayretler içinde okuyoruz.Kendini kutsal Roma imparatoru olarak adlandıran Karlos’un, Cezayir’i Barbaros’un elinden alma çabasını izliyoruz.Endülüs Müslümanlarına yapılan işkenceleri okuduğumuzda ise insanlığın daima utanılacak tarafları olduğunu hatırlıyoruz.


Özellikle sonlara doğru gözyaşları içinde okuduğum bu kitap benden tam not alıyor ve herkese tavsiye ediyorum.

26 Haziran 2016 Pazar

Düğümlere Üfleyen Kadınlar-Ece TEMELKURAN

Kalan nefesini, kalbinin intikamını almaya adamış bir kadınla yola çıkan, üç kadının hikayesi bu.Tunus’ta başlayan hikaye bizi, Libya, Mısır ve Lübnan’ a kadar götürüyor.Ve her hüzünlü hikaye gibi başladığı yerde bitiyor.
Yol hikayelerini seviyorum.Çünkü yol karşımıza bambaşka insanlar çıkarabilir, hiç başımıza gelmez dediğimiz olayları yaşatabilir bize.Yazarımız da bu konuda çok cömert davranmış.Hatta gereğinden fazla cömert…
Karakterler zaten başlarına her an her şey gelebilecek tipler.
Amira; dansöz,aynı zamanda ülkeden ülkeye sırlar taşıyan bir aktivist.
Maryam; ülkesinde yaşanan olaylara kayıtsız kalmayıp günlerce Tahrir Meydanı’ nda yatıp kalkmış bir akademisyen.
Hikayeyi anlatan kişi ise; Türkiye’de bütün gazetecileri içeri attıkları için ülkesine dönemeyen bir Türk kadın gazeteci.
Ve Madam Lilla…Orta yaşını geçtiği şu yıllarda geçmişin intikamını almadan ölmek istemeyen,kalbi fena halde kırılmış bir süper varlık. :) Madam Lilla’ yı bir türlü zihnimde netleştiremedim.Sanki hikaye başlarken yaşlıydı ama sonra gençleşti.Hatta bir ara gözümde, çölde uçan tekmeler atan bir Amerikan film yıldızı bile canlandı. Sonra lacivert ipekliler içindeki yaşlı bir kadına döndü yine.
Yazarımızın karakterlere yüklediği bu anlamsızca çarpıcı özellikleri kaldırıp ruhlarına bakabildiğimiz zaman ise anlıyoruz ki kadınlar hep yaralı.Hikayeleri farklı ama yaraları hep aynı.Ve bu kitap bize kadınların nasıl sevileceğini değil,o yaraları kanata kanata içlerindeki tanrıçayı nasıl ortaya çıkaracaklarını öğretiyor.Yaraların bir kadını ne kadar güçlü kılabileceğini de görüyoruz.Ama bazıları içindeki tanrıçanın katili olurken, bazıları yeniden küllerinden doğabiliyor.Tabi Anka kuşu olabilmenin de şartları var yazarımıza göre.
Bir;asla yapmadığınız bir şey için özür dilemeyin.
İki; kendinizi gereğinden fazla açıklamayın.
Üç; asla başarılarınızı hafife almayın.
Dört; hiçbir zaman lafa ”yanlış düşünüyor olabilirim ama…” diye başlamayın
Beş; istemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin
Altı; hayır demekten kaçınmayın.
Sanırım kitapta en çok bu tanrıça olabilme kurallarını sevdim. Bir de “erkek gibi kadın” modelinin aslında övünülecek bir durum olmadığının çok güzel anlatılmasını…Ama bunları anlatmak için 471 sayfaya gerek yoktu bence. Kitabın yarısı maalesef sayfa sayısını arttırmak için yazılmış gibi. Bir gazetecinin yazdığı çok belli. Her bölümde önce o bölümün sonuyla ilgili kısa bir bilgi verip başa dönüyor(Aslında kullandığı tekniği başta çok başarılı bir şekilde oturtmuşken-ki bir çok okur bu zaman gel-gitlerini sevmez ama ben zihnimi diri tutan yazım tekniklerini seviyorum-sonlara doğru bozmuş.Bu dönüşleri yaparken “aslında olaylar şöyle gelişmişti,zira olaylar şu şekilde cereyan etmişti” cümleleriyle tekniğin cazibesini azaltmış)
Etkisi sonlara doğru azalsa da her bölümde bu sona nasıl ulaşıldığını merak etmeden duramıyorsunuz.
Eee, bir gazeteci okurun ilgisini çekmeyi bilmeli değil mi?Ama romanlar gazete haberleri gibi değildir. Roman okuru da gazete okuru gibi değildir. Sadece merak duygusuyla ancak cinayet romanları okunur. Edebi eserlerin ise kendine has bir nahifliği olur.Maalesef bu kitapta o nahifliği bulamadım. Hiç olmazsa bizi teşbihe boğacağına birkaç değişik söz sanatı kullansaydı, bir nebze eleştirilerimi hafifletebilirdim. Sözün özü;içinde çok iddialı cümleler olsa da ve hayat dersi niteliğindeki bu cümleler çok hoşuma gitse de,
( Tanrılar kendi hikayelerini yazanları eşitleri gibi severler.Haşin ve şefkatsiz.
Pek nadiren bir erkek çıkar,bir kadının nefesiyle var ettiği aleme sadece hayret etmekle mesul olduğunu anlar.
Ülke dediğimiz bir hayal.Hayal kırılınca hepimiz,başkentin tam ortasında dursak bile,birer mülteciyiz.) gibi.
Maalesef geçer not alamadı benden.

Okuyacak olanlara naçizane bir öneri; okurken muhakkak Ümmü Gülsüm’den Inta Omri’yi dinleyin,pişman olmazsınız.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Anayurt Oteli-Yusuf ATILGAN

Sevmediğim roman karakterlerini sıralayacak olsam, ilk sırayı açık ara farkla Zebercet alırdı. Kim mi Zebercet? Anayurt Oteli’nin katibi.Tüm yaşamı bu otelden ibaret olan,tekdüze yaşamın kendisi Zebercet.
Yazarımız “Orta boylu denemez; kısa da değil.Askerliğindeki ölçülere göre boyu bir altmış iki,kilosu elli dört.Şimdilerde otuz üç yaşında,gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur.İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı.Başı bedenine göre büyükçe,alnı geniş;saçları,kaşları,gözler,bıyığı koyu kahverengi;yüzü kuru,biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında göründüğü kadar değil.Elleri küçük,tırnakları kısa;omuzları,göğsü dar.”  olarak  tarif ediyor Zebercet’i.
İlkokulu bitirdiği yaz annesini kaybetmiş. Askere gidene kadar babasıyla birlikte oteli çekip çevirmişler. Askerden geldikten sonra da babası ölmüş ve Zebercet ustasının işini devralan bir çırak edasıyla oteli işletmeye devam etmiş.
Babasından sonra tek yaptığı değişiklik  ise otele ortalıkçı bir kadın almak olur.
Gerekmedikçe dışarı çıkmayan, her gün aynı şeyleri aynı saatte yapan, hep aynı gün postaneye gidip otelin parasını eksiksiz yatıran Zebercet’in hayatı gecikmeli Ankara treniyle  gelen ve kısa bir süre otelde kalan bir kadın yüzünden alt üst olur.Aslında o kadın gelmeseydi de Zebercet’in sonu yine aynı olurdu bence.Çünkü takıntılı bir karakter.Üstelik çok da yalnız.Zaten yazarımız da yalnızlığın kitabını yazmak istemiş.Böylece ortaya Anayurt Otel’i çıkmış.Üstelik karakteri soğuk,karanlık,hiç sevilmemiş ve itici olan biri.
Zebercet’i sevmememin tek nedeni onun karakteri ya da yaptıkları da değil aslında. Yazarın anlatım tarzı da cezbetmedi beni. İlk defa bir kitabı okurken yoruldum. Yazarın dilini çözerken çok zorlandım. Cümleler kısa kısa. Sayfanın tamamı yüklemden ibaret neredeyse.Kitabın sonlarına doğru bu durum değişiyor.Cümleler uzuyor.Bu da tutarsızlık olarak çarptı gözüme.Cümlelerin neresi gerçek neresi hayal onu da anlamıyorsunuz.Ne bir virgül,ne bir tırnak işareti…Hiç olmazsa italik yazı tipi kullansaydı dediğim çok yer oldu.Sanırım yazarla karakterin seslerinin karıştığı,anlatı içinde anlatının iç içe geçtiği bu postmodern roman tarzı uymadı bana.(Orhan Pamuk’u da çok içselleştirerek okuyamadığımı düşününce benim tarzım;değişken dünyada hiçbir şeyin kesin olmayacağını savunan bu yüzden de anlatımında her şeyi kuşkulu kılan modern roman sanırım.)
Her ne kadar bu tarzı beğenmesem de,kullandığı dili yadırgasam da hatta karakterini  hiç sevemesem de kabul ediyorum ki kült bir kitap çıkmış ortaya.İnsanın yaşadığı yalnızlık,iletişimsizlik, sevgisizlik,toplumdan soyutlanma gibi birçok kavram küçük bir kasaba oteli katibinin tekdüze yaşamı içerisinde vurgulanabilmiş.Üstelik mekan olarak otelin seçilmesiyle de yarınsızlık kavramına gönderme yapılarak Zebercet’in karamsarlığı üst boyutlara taşınabilmiş.
1986 yılında (ki o yıllarda toplumsal olaylara değinemeyen Türk sineması için bulunmaz bir bireysellik senaryosu) Ömer Kavur tarafından sinemaya da çevrilmiş.Sevmediğim roman karakterleri arasında ilk sıraya koyduğum Zebercet’i bir de film de izlemek istiyorum en kısa zamanda.


10 Mayıs 2016 Salı

Mücella-Nazan BEKİROĞLU

Uzun zamandır bir kitaptan bu kadar keyif almamıştım.Nazan BEKİROĞLU o kadar içten,o kadar doğal bir şekilde yazmış ki,çok iddialı olacak ama işte edebiyat budur dedirtiyor insana.
Mücella bana, ne anlattığımız mı ,nasıl anlattığımız mı önemli sorusunu tekrar hatırlattı.
Sıradan bir hayat Mücella’ nın hayatı.Annesi Mücella’ya hamileyken eşini kaybediyor..Mücella’ nın abisi de İstanbul’ a taşınınca yalnız bir hayat başlıyor anne kız için.Tek başına kız çocuğu büyütmenin ne kadar zor olduğunu sürekli kendine hatırlatıp,Mücella’ yı katı kurallar çerçevesinde yetiştiriyor Neyyire Hanım.Ve Mücella büyüyor.Ve Mücella yaşlanıyor.Tüm hikaye  bu.
Eğer dizi tadındaki kitaplardan hoşlanıyorsanız, yazar beni bir olaydan bir olaya koştursun diyorsanız bu kitap size göre değil.Bir su gibi Mücella.Yavaş yavaş akan berrak bir su gibi.Sakinliğiyle büyülüyor,dinlendiriyor.Öyle ki bloğa yazmak için  birkaç sayfasına tekrar bakmak istediğimde kendimi kitabı tekrar okurken buldum.Çünkü kelimeler öyle yerli yerinde kullanılmış ki,sanki hep o cümlenin içinde yaşamış gibiler.Yerini yadırgadığınız hiçbir kelime,kelimeyi bırakın virgül bile yok kitapta.Belki çok abartılı bir yorum olduğunu düşünebilirsiniz.Belki de bu kitabı okudunuz ama bunları hissetmediniz.Olabilir.Çünkü kitaplar da insanlar gibi herkese başka yüzünü gösterir.
Mücella’ yı okurken kendi hayatı geçiyor insanın gözünün önünden.Daha dün sokaklarda oyun oynuyordum ben,zaman nasıl da hızlı geçmiş deyiveriyorsunuz. Sanki yazar bir hayatı değil de zamanı anlatmak istemiş gibi.Bir bakıyorsunuz Mücella saçlarına aklar düşmüş bir kadın oluvermiş.Yazarımız burada Mücella’ nın önce saçlarını boyamaya başlama sonra da bundan vazgeçme sürecini o kadar elle tutulur, gözle görülür bir şekilde anlatmış ki,Mücella’ yı şöyle bir omuzlarından sarsıp,vazgeçme hayattan Mücella,demek istiyorsunuz.
Mücella annesi öldükten sonra ise evdeki eşyaların yerini değiştirmek istiyor.Annesi kendi kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir kadın olduğu için hiçbir eşyanın yerinin değişmesine izin vermemiştir hayattayken.
Mücella halıların yerini değiştirir. Koltuk ve vitrinin yerini değiştirir ve şöyle bir uzaktan bakar odaya. Beğenmeyip her şeyi eski haline getirir sonra.Annesinin kuralları meğer Mücella’nın kuralları olmuştur fark etmeden. Mücella’ nın annesinin gölgesinden çıkıp bir birey olmadığının en iyi kanıtıdır bu durum.
Neyyire Hanım Mücella’ yı bahçe duvarının dışına çıkmaması konusunda da o kadar uyarır ki,bir müddet sonra Mücella o duvarı(ki duvarın bir kısmı yıkıktır ve sadece karayemiş fidanının yapraklarıyla kaplıdır.) geçip sokağa çıkabileceğini düşünmez bile.Duvarın arkasında ise hayat vardır.Mücella hayatın içine giremez.Hayatı bir halının üstünde son bulana kadar da sessiz bir izleyicisi olmaya devam eder.
Peki başka türlü bir hayatı olabilir miydi Mücella’ nın?Annesi başka türlü yetiştirmiş olsaydı mesela.Kendi kararlarını kendi veren,hayatın zevklerinden yararlanmayı bir günah gibi görmeyen biri olarak yetiştirseydi.O bahçe duvarını kendi elleriyle açsaydı Mücella’ya.Geç kızım deseydi.Karış hayata.Bak,hayat sen onu izlesen de yaşasan da geçiyor.
Olabilirdi bence.Hala olabilir. Mücella’ nın değil ama bizim başka türlü bir hayatımız olabilir.Ah,şu duvarları bir kaldırabilsek!O duvarlar ki kimi anne-babamızın ördüğü,kimi arkadaşlarımızın ördüğü,kimisi de örüldüğünü bile fark edemediğimiz ruhumuzdaki duvarları.Onları bir yıkabilsek. Gerçek hayatın içine girebileceğiz belki de.Yaşadığımızı düşündüğümüz hayatın sessiz bir seyirciyiz de haberimiz yoktur kim bilir.Belki de o duvarların arkasında saklı bir cennet vardır başka yerlerde aradığımız.

Kitabın içeriğiyle ilgili hislerim bunlar.Yazdıklarımı tekrar okuduğumda kitabın hakkını veremediğimi, yazmam gereken çok daha fazla şey olduğunu fark ettim.Hepsini yazamasam da şunu kesinlikle söylemem gerekiyor.Sanırım yazarımızın en iyi yaptığı şeylerden biri de romanın geri planında ülkenin durumunu (2.dünya savaşı yıllarının siyasi çalkantıları ve halkın yaşadığı sıkıntılar da dahil olmak üzere) kendi siyasi düşüncelerini empoze etmeye çalışmadan ustalıkla anlatmasıdır.Bir de kitabın kapak tasarımı var.Öyle ki bu kitap için başka bir kapak hayal edemiyorum.Kapak tasarımını yapan Ravza KIZILTUĞ’ u da tebrik etmek gerek.Diyorum ya Mücella her şeyiyle eksiksiz bir kitap.Bu kitaptan eksik kalmayın.

25 Nisan 2016 Pazartesi

Bir Adam Yaratmak-Necip Fazıl KISAKÜREK

Kitapların ön sözünü okur musunuz? Ben ön söz okumayı çok severim. Hatta kitabı elime aldığımda önce o ilk sayfadaki ISBN e kadar incelerim.Pek akıl karı değil farkındayım ama kitabın basım yılını,nerede basıldığını,kaçıncı basım olduğunu bilirsem kitap ete kemiğe bürünüyor adeta benim için.Yazarın hayatını okumak ise ayrı bir keyif veriyor bana.Okuduğu okullara bakıyorum.İlk kitabını yazdığında kaç yaşında olduğuna bakarken hayallere dalıyorum.Hani ilk kitabını geç bir yaşta yazmışsa içime bir umut doğuyor.Belki ilerde ben de yazabilirim diye.
Ön sözü okurken yazarın kitabı yazma sürecine dahil olurum. Kitabın yazılma fikri nasıl ortaya çıkmış,yazarken nelerden yararlanılmış,bunlar mühim.Ama “Bir Adam Yaratmak” kitabının ön sözünü okuyunca keşke okumasaydım dedim.Ön sözde yazar,kitapta vermeye çalıştığı fikirleri,satır aralarında anlamamız gereken düşünceleri ,imaları açıkça yazmış.Bence edebiyat gizemli bir kapı gibi.Sadece bu gizemi çözmeye çalışan açabilmeli kapıyı ve hak eden girmeli içeri.
Gelelim kitaba;
Bu bir roman değil. Piyes türünde yazılmış.Piyes okuması zor bir yazın türü bence.Diyelim ki yazar karakterin acı çektiğini ya da hüzünlü olduğunu anlatacak.Bir romanda yazar;
“Bütün dünyanın yükü omuzlarında gibi  eğilmiş, gözlerinden geçen hüznü saklamaya çalışarak her şey buraya kadarmış diyordu.” derken piyeste ise yazar;
Önce parantez içinde mekanın ve karakterin fiziksel özelliklerini o anki duruşunu tasvir eder. Sonra karaktere söyletmek istediği cümleyi söyletir.
Bu durumda siz önce parantez içini okur ve gözünüzde canlandırmaya çalışırsınız. Sonra karakterin cümlesini okuyup hayalinizde birleştirirsiniz.Ya da kısa yolu tercih edip parantez içlerini hiç okumazsınız.Bu durumda eserin ne kadar derinine inebileceğiniz meçhuldür.
Yani piyes okumak zordur ama yazmak daha da zor olsa gerek.
Necip Fazıl’ın piyesinin kahramanı Husrev bir piyes yazarıdır. Kendini incir ağacına asan bir adamı konu eden bir piyes yazar Husrev. Husrev’ in yazdığı piyesteki kahraman, babasının kendisini astığı incir ağacına asıyor kendini.Bir kaza sonucunda annesini öldürünce intihar fikri yerleşiyor beynine.Bu bana  “Inception” filmini hatırlattı.Küçücük bir fikrin insan beynine yerleştikten sonra neler olabileceğine dair bir film.
Husrev yazdığı piyes hakkında arkadaşlarıyla konuşurken, tabancayla kazara birini öldürmenin ne kadar mümkün olabileceğini tartışırlar. Husrev olayı canlandırarak mümkünlüğünü kanıtlamaya çalışır. Bu esnada kazara halasının kızı Selma’yı öldürür. Ve Husrev içinden bir türlü çıkamadığı dipsiz bir kuyuya düşer.
“Eserimi niçin yazdım? Onu öldürmek için mi?Onu niçin öldürdüm?Eserimi yazdığım için mi?” Bu kısır döngüden kurtulamaz.Aklı başında görünen bir insanın adım adım deliliğe yaklaşmasını adeta yaşatıyor bize yazar.40 yıldır sorgulamadığı her şeyi sorgular hale geliyor Husrev.Bu kazayla gözünden bir perde kalkıyor sanki.Nasıl yaratıldığımı anlamak için bir adam yaratmaya kalkmamalıydım diyor.İlginçtir ki Husrev hayatı sorgulamaya başladıkça deliriyor.Düşündükçe aklını kaybediyor.
Yazar olmanın belki de en güzel yanlarından biri söyleyemediğin şeyleri kitabında kahramanlara söyletebilmek olsa gerek. Piyeste şöyle bir replik var:
Husrev:Osman
Osman:Buyurun beyim
Husrev:Allah var mı?
Osman: (Korkmuş incinmiş) Elbette var, elbette var.
HUSREV - Ne biliyorsun?
OSMAN - (Adeta isyankâr) Bilmez miyim? Biliyorum.
HUSREV - Göster öyleyse!
OSMAN - Gösteremem. Fakat var.
HUSREV - Osman! Ben de gösteremem. Fakat bence de var. (Bir an, başı teessürle göğsüne düşen Osman'a bakar.) Sorsana niçin diye?
 OSMAN - (Hıçkırıklı) Niçin efendim?
 HUSREV - Görünmediği için. Görünen şeylerden olmadığı için.
Necip Fazıl piyesinde Allah’ın varlığını sorguluyor. Bir dönem sağcıların (ki sağcı=Müslüman olduğu dönemler) idolü bir yazar eserinde Allah var mı diyor. Adil olmak adına hemen belirtelim o dönem solcular Necip Fazıl okumazken sağcılar da Nazım Hikmet okumuyorlar.İki taraf da büyük bir yazarı tanıma fırsatından mahrum kalmışlar.Hala bu tür ön yargılar devam etse de etkisi daha az artık.Yazarın kimliğine odaklanınca yazılanları kaçıracağını bilen bir nesiliz bence( ya da olması gerekeni varmış gibi algılıyorum ben).    Biz biliyoruz ki yazarı etiketlersek büyük resmi göremeyiz. Küçük bir çerçevenin içinde dolaşıp kendimizi kandırırız.
Zaten bence  müziğin, dansın, resmin; dini, ırkı olmadığı gibi edebiyatın da dini, ırkı yok.Hatta kelimelerin dili de yok.Önemli olan kelimelerin size hissettirdikleridir. Önemli olan okuduğumuz kelimelerin ruhumuzda bıraktığı izlerdir.Sevinç, herkes için sevinçtir.Acı, herkes için acıdır.Duygular evrenseldir.
Neyse konuyu dağıttım kitaba dönelim. Kitabın sonunda eserin yazılış hikâyesi var. Necip Fazıl 1935’te “Tohum” adlı bir piyes yazar. Edebiyat çevresi çok beğense de izleyicisi az olur. Bunun üzerine yazarımız her kesimi bir araya getirecek kendi deyimiyle seyirciyi fiziki acıya boğacak bir piyes yazmaya karar verir. Ortaya “Bir Adam Yaratmak” çıkar. Çok daha başarılı olur. Muhsin Ertuğrul’un oynadığı piyes gün geçtikçe daha çok izlenir. Neden mi?Çünkü piyeste Husrev’in yaşadığı acı anlatılmıştır ve duygular evrenseldir.Herkesi etkisi altına alır.
Doğrusu Muhsin Ertuğrul’dan canlı olarak izlemek isterdim piyesi.1978 yılında televizyon filmi olarak çekilmiş. 1994 yılında ise İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş.Televizyon filmi olarak değil ama tiyatro olarak muhakkak izlemek istiyorum.
Son söz; bu piyes muhakkak okunmalı.




11 Nisan 2016 Pazartesi

Kırmızı Saçlı Kadın- Orhan PAMUK

Bir kitabı güzel yapan nedir?Ya da bir yazarı iyi bir yazar yapan?Sanırım ben bir kitabı okurken yazarla bağ kurabiliyorsam,onun zihnine girebiliyorsam ve yazar cümleleriyle kalbime dokunabiliyorsa,yazarı beğeniyorum.İşte bu benim yazarım diyebiliyorum.
            Nobel ödüllü bir yazarı eleştirmek haddim değil belki ama  okurken hissettiklerimi anlatmak istiyorum sadece.Orhan Pamuk’un kitaplarını okurken onun zihnine girebiliyorum da o benim kalbime dokunamıyor nedense.
            Kürşat Başar için “Yaz” kitabında hikayenin bir türlü içine girememiş demiştim.Orhan Pamuk ise her kitabında olduğu gibi hikayenin o kadar içine girip bazı yerlerde detaylandırmış ki bana düşünecek bir şey bırakmamış.Ve detaylandırmasını beklediğim yerleri daha yüzeysel geçmiş.
            Kitaptaki kahramanımız Cem,bir lise öğrencisi.Bir yaz tatilinde kuyucu çıraklığı yapıyor.(Bir su kuyusu kazacak kadar teknik bilgiye sahip oluyorsunuz bu kısmı okurken J )
Arka kapak tanıtım yazısında Cem için, bir aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi diye soruyor.Kitabın son 20 sayfasına gelene kadar arka kapaktaki yazıyla romanın içeriğini bağdaştıramamıştım.Hatta son 20 sayfaya kadar kahramanımızın hayatını sonlandıracak şeyin ilk aşk deneyimi olmadığına emindim.Acele karar vermişim meğerse.
            İşte bu son 20 sayfa kitabın ikinci kısmı.Kitap iki kısımdan oluşuyor.Birinci kısımda hikayeyi Cem’in ağzından dinliyoruz.İkinci kısımda ise Cem’in ilk aşkı Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından.Anlatıcı değişiyor ama bunu  hissedemiyorsunuz.Tıpkı her karakteri aynı kişinin seslendirdiği ucuz dublajlı filmler gibi.İkinci kısımda yazarımız kullandığı dili kesinlikle değiştirmeliydi.Üstelik anlatan kişilerin arasındaki yaş farkını da düşününce,aynı cümlelerle konuşmaları hoş durmamış.
            Yazarımız Cem’in babası ve ustasıyla ilişkisinden yola çıkarak Sophokles’in Kral Oidipus(babayı öldürme) ile Firdevsi’nin Rüstem ve Sührab (oğulu öldürme)efsanelerini karşılaştırmış.Doğunun ve batının iki önemli efsanesini birbirine bağlamak iyi bir yazara yakışır zaten.Ama yazarımız sanırım bu karşılaştırmayı okuyucular bir kerede anlamaz diye sürekli tekrar etmiş.Bu kadar tekrara yer vermesi olayın önemini arttıracağına azaltmış.
           
Kitabın başından itibaren hikayenin baş kahramanı rolündeki kişinin ikinci kısımda alelacele ortadan kaldırılması da hoş olmamış.Kitabımızın ikinci kısmı ise daha vahim.20 sayfaya çok fazla olay sığdırmaya çalışmış.Başarılı olamamış.Her ne kadar çok detaycı olduğu için eleştirsem de Orhan Pamuk’un başarısı detaycılığında bence.Bir olayı,kişiyi ya da yeri size öyle bir anlatır ki olayın geçtiği yoldaki kaldırım taşlarını bile sayabilecek hale gelirsiniz.Bu özellikteki bir yazar, neden kendini 20 sayfaya sıkıştırır anlamış değilim.
Kitabın çok kısa bir sürede ve hiç reklamı yapılmadan çıktığını da düşününce Orhan Pamuk ne yapmaya çalışmış diye düşünüp duruyorum açıkçası.

Ve kitaptan bana kalan;yaşadığımız her olay hayatımızın nasıl sonlanacağını belirleyecek kadar önemlidir.

3 Nisan 2016 Pazar

Yaz- Kürşat BAŞAR

Eğer çok beğenilen bir eseriniz varsa tek kötü yanı bir daha ki eserinizin daha güzel olmak zorunda olmasıdır.Kürşat Başar'ın “Başucumda Müzik” kitabından sonra “Yaz” kitabını okuduğumda bunu hissettim.Belki ilk önce “Yaz” kitabını okusaydım yorumum daha farklı olurdu, beklentim daha az olacağı için.
Kitabın son sayfasını da okuyup kapattığımda neden bir yazar kendi yazdığı hayatın içine girmez de etrafında dolanıp durur dedim. Murat’ ın hayatının kapısından yazmış sanki.Bir türlü içeri girememiş.Bu yüzden ben de giremedim.Kitabın yarısına geldiğimde hala işte asıl kitap şimdi başlayacak diyordum.Halbuki Başucumda Müzik kitabında daha ilk satırda girmiştim kelimelerin o büyülü dünyasına.
“Aşk aslında sözcüklere dönüştüğü zaman var.Büyük,unutulmaz aşkların en önemli özelliği yazılmış olmaları” diyerek iddialı bir cümle de kuruyor yazarımız ama cümlenin hakkını verememiş kitabın genelini düşündüğümüzde.
Gelelim kitaba: Kahramanımız Murat.Kıbrıs’ta doğuyor,annesini hiç görmemiş.1964 yılında Larnaka Türk Bölgesinde yaşayan 11 kişi işe gitmek için bindikleri otobüsle birlikte kayboluyorlar.İçlerinde Murat'ın babası da vardır.Bu olaydan sonra babaannesi ile birlikte İstanbul'a amcasının yanına taşınmak zorunda kalırlar.
Murat'ın amcası kendini kitaplara adamış içine kapanık sessiz biridir.Amcası da ölünce Murat onun kitaplarıyla baş başa kalır.Murat da biraz çevresiyle bağlantı kurmakta zorluk çeken  (bunda Kıbrıs şivesiyle konuşuyor olmasının da payı var) bir çocuktur.Bir yaz Emel adında bir kızla tanışır.”Sanki yıllar öncesindeki o sabah,onu gördüğüm, onu tanıdığım ilk yaz günü zamanın akışına kapılıp gitmedi de hep benimle kaldı.” diyerek çocukluk aşkının ömür boyu sürecek bir hikayeye dönüşeceğinin sinyallerini de verir yazarımız. Yazarımız işte bu aşkı romanın merkezine koymuş.Arka planda ise yalnızlık,ucundan biraz Kıbrıs olayları,biraz günümüz okurlarına gönderme,rastlantıların hayatı nasıl etkilediği var.

Sözün kısası 11 yıl aradan sonra beklediğime değmedi ama hangi yazarın, hangi kitabın, kimin gönlüne dokunacağı belli olmaz.Siz yine de okuyun.

1 Nisan 2016 Cuma

Kürk Mantolu Madonna-Sabahattin Ali

      İtiraf ediyorum bu kitabı henüz geçen sene okudum ve evet çok satanlar listesine girdikten sonra okudum.Bitirdiğimde  kim bilir böyle  benim fark edemediğim ne kadar çok kitap vardır tekrar tekrar okunmaya layık dedim.
       Ama çok satılıyor olması kahvenin yanına iyi gider anlamına gelmemeli.Sabahattin Ali’ nin kesinlikle kemikleri sızlıyordur bir kahvenin yanına fincan altlığı gibi kullanıldığı için.
      Peki herkesin sorduğu o soruyu ben de sorayım.Neden birden bire çok satanlar listesine girdi bu kitap?Okuyanlar ne anlıyor bilemem ama bende uyandırdığı hisler müthiş.
      Kimsenin sıradan olmadığını bir kez daha öğretti bu kitap.Herkesin bir hikayesi hem de çok satanlar listesine layık bir hikayesi olabileceğini anladım.Sabahları sokakları süpüren adama,soğukta simit satan teyzeye,reyonlar arasında koşturan elemanlara,pazarda yufka satan ablaya( ki yufka aldığım ablanın agnostik olduğunu öğrenince bu düşüncem perçinlendi.) farklı bakmayı öğretti.
      Gelelim kitaba: Romanın ilk yarısında,kahramanımız zannettiğimiz Rasim var ki ikinci yarıda aslında Rasim ‘in sadece olaya giriş için kullanıldığını anlıyoruz.Nazım Hikmet Sabahattin Ali’ yi bu konuda eleştirmiş ve romanın ilk yarısından başka bir roman yazılması gerektiğini söylemiş yazarımıza.Ama bence işin can alıcı noktası da bu zaten.Önemli görünen insanlar önemsizleşebilir,basit dediğimiz insanların içinde hayal edemediğimiz karmaşalar olabilir.Yani kısaca hayat hesap edemediğimiz olaylarla doludur.
      Rasim bir süre işsiz kaldıktan sonra bulduğu işte,kendi halinde,içine kapanık biri olan Raif Efendi’ yle tanışır.Raif Efendi istemediği biriyle evlenmiş,hayatı zoraki yaşayan hatta yaşamayan sadece nefes alan birisidir.Raif Efendi’ nin hastalandığı bir gün Rasim onu ziyarete gider ve böylece asıl roman başlar.
      Raif Efendi gençlik yıllarında Berlin’ de öğrenim görmüştür.Bir resim sergisinde bir sanatçının oto portresini görür ve portredeki kadına aşık olur.Sonra da o kadının kendisine.Yani Maria Puder’e. Raif Efendi tablodaki portrenin Andrea Del Sarto tarafından yapılmış “Madonna dele Arpie” isimli tabloya benzediğini düşünür.Kürk Mantolu Madonna ismi buradan gelmektedir yani. Kimseleri sevemeyeceğini düşünen Maria ile naif karakterli Raif Efendi’ nin aşklarının başlaması çok uzun sürer ama aşklarını o kadar derin yaşarlar ki,yaşarken bu derinliği görmezler.Ve kader ağlarını örer.

      Kitaptan bana kalan; insan, hakkında hüküm vermesi kolay ama anlaşılması zor bir mahluktur.













29 Mart 2016 Salı

Elveda Güzel Vatanım-Ahmet ÜMİT

      Polisiye kitaplarıyla beni etkileyen Ahmet Ümit, bu kez tarihsel bir kitapla karşımıza çıkıyor.Romanın özellikle ikinci yarısında polisiye özellikler görüyoruz ama bütünüyle bakıldığında gerçekten üzerinde iyi çalışılmış tarihsel bir roman.
      Kahramanımız Şehsuvar Sami.Eski bir ittihatçı.Yazarlık kabiliyeti de olan sanat aşığı bir karakter.Hikayeyi Şehsuvar Sami’nin sevgilisi Ester’e yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.Mektuplarda hem 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılan Şehsuvar Sami’nin başına gelenler hem de 1926 yani cumhuriyetin ilk yıllarında yaşananları görüyoruz.Yani 1900’lerin başından 1926’ya kadar geçen süreyi anlatıyor Ahmet Ümit.
      Bu süre içinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin geçirdiği evreleri,cemiyetin başındaki Enver,Talat,Cemal Paşa üçlüsünün iktidar hırslarını,ülkeyi kurtarmak adına kurulmuş bir cemiyetin,ülkeyi nasıl  bir sona sürüklediğini anlatıyor.Alınan acele kararların,atılan küçük bir yanlış adımın,hırslı bir zabitin çektiği bir tetiğin nasıl da olayları değiştirdiğini,tüm geleceğimizi etkilediğini gözler önüne seriyor.
      Kitapta en çok dikkatimi çeken şey ise şu:Enver Paşa ve Talat Paşa’yla ilgili Şehsuvar Sami’nin (yani yazarımız Ahmet Ümit’in) yorumlarına sıkça rastlıyoruz.Açıkça Enver Paşa’dan hoşlanmadığını da dile getiriyor.Ama nedense Mustafa Kemal ile ilgili kesin yorumlardan kaçınıyor.Oysa o çetrefilli yıllarda halkın gözünde Hürriyet Kahramanı olan Enver Paşa yerine Reisicumhur olan Mustafa Kemal ile ilgili detaylar verse daha çok hoşuma giderdi.Enver Paşa’nın tarihteki düşüşünü yazmış da Mustafa Kemal’in yükselişini üstünkörü anlatmış.Sadece Çanakkale ve Trablusgarp’taki askeri başarısından bahsetmiş ama bunlar da sönük kalmış.
       Ve aşk…
        Aşk olmadan roman olmaz.Çünkü aşk olmadan hayat olmaz.Şehsuvar Sami de Ester adında Yahudi bir kıza aşık.Ama aşkı yerine vatan mücadelesini seçiyor.Yaptığı tercihin onun sonunu getireceğini bilmeden.Oysa İttihat ve Terakki’ye katıldığı ilk yıllar nasıl da umutluydu vatanın kurtarılacağından.Fakat bir zamanlar vatanı kurtarmak için yola çıkanların kimi vatan haini ilan edilecek kimi gerçekten hain olacaktı.Kimi de bir zamanlar hürriyet karamanı olup sonra bir denizaltıyla ülkeyi terk edecekti.
      Vatan ne demek diye sorular sormaya başladığı anda ise Şehsuvar Sami’nin içi çürümeye başlıyor.Erken yaşlanıyor, çöküyor adeta.Her ne kadar Ester’i çok sevse de asıl aşkı vatandır Şehsuvar Sami’nin.Vatan neydi peki?İşte vatanı ve vatanı için yaptıklarını sorgulamak onu hazin bir sona götürüyor.
      Kitaptan bana kalan;ülkeyi hangi isimle yönettiğinizin bir önemi yok.Önemli olan nasıl yönettiğiniz.Ve ülke içinde insanlar mutluysa “vatan” oluyor.

      Son olarak,yazmaya devam et Ahmet Ümit.Güzel duygular bırakıyorsun bende.