29 Mart 2016 Salı

Elveda Güzel Vatanım-Ahmet ÜMİT

      Polisiye kitaplarıyla beni etkileyen Ahmet Ümit, bu kez tarihsel bir kitapla karşımıza çıkıyor.Romanın özellikle ikinci yarısında polisiye özellikler görüyoruz ama bütünüyle bakıldığında gerçekten üzerinde iyi çalışılmış tarihsel bir roman.
      Kahramanımız Şehsuvar Sami.Eski bir ittihatçı.Yazarlık kabiliyeti de olan sanat aşığı bir karakter.Hikayeyi Şehsuvar Sami’nin sevgilisi Ester’e yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.Mektuplarda hem 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılan Şehsuvar Sami’nin başına gelenler hem de 1926 yani cumhuriyetin ilk yıllarında yaşananları görüyoruz.Yani 1900’lerin başından 1926’ya kadar geçen süreyi anlatıyor Ahmet Ümit.
      Bu süre içinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin geçirdiği evreleri,cemiyetin başındaki Enver,Talat,Cemal Paşa üçlüsünün iktidar hırslarını,ülkeyi kurtarmak adına kurulmuş bir cemiyetin,ülkeyi nasıl  bir sona sürüklediğini anlatıyor.Alınan acele kararların,atılan küçük bir yanlış adımın,hırslı bir zabitin çektiği bir tetiğin nasıl da olayları değiştirdiğini,tüm geleceğimizi etkilediğini gözler önüne seriyor.
      Kitapta en çok dikkatimi çeken şey ise şu:Enver Paşa ve Talat Paşa’yla ilgili Şehsuvar Sami’nin (yani yazarımız Ahmet Ümit’in) yorumlarına sıkça rastlıyoruz.Açıkça Enver Paşa’dan hoşlanmadığını da dile getiriyor.Ama nedense Mustafa Kemal ile ilgili kesin yorumlardan kaçınıyor.Oysa o çetrefilli yıllarda halkın gözünde Hürriyet Kahramanı olan Enver Paşa yerine Reisicumhur olan Mustafa Kemal ile ilgili detaylar verse daha çok hoşuma giderdi.Enver Paşa’nın tarihteki düşüşünü yazmış da Mustafa Kemal’in yükselişini üstünkörü anlatmış.Sadece Çanakkale ve Trablusgarp’taki askeri başarısından bahsetmiş ama bunlar da sönük kalmış.
       Ve aşk…
        Aşk olmadan roman olmaz.Çünkü aşk olmadan hayat olmaz.Şehsuvar Sami de Ester adında Yahudi bir kıza aşık.Ama aşkı yerine vatan mücadelesini seçiyor.Yaptığı tercihin onun sonunu getireceğini bilmeden.Oysa İttihat ve Terakki’ye katıldığı ilk yıllar nasıl da umutluydu vatanın kurtarılacağından.Fakat bir zamanlar vatanı kurtarmak için yola çıkanların kimi vatan haini ilan edilecek kimi gerçekten hain olacaktı.Kimi de bir zamanlar hürriyet karamanı olup sonra bir denizaltıyla ülkeyi terk edecekti.
      Vatan ne demek diye sorular sormaya başladığı anda ise Şehsuvar Sami’nin içi çürümeye başlıyor.Erken yaşlanıyor, çöküyor adeta.Her ne kadar Ester’i çok sevse de asıl aşkı vatandır Şehsuvar Sami’nin.Vatan neydi peki?İşte vatanı ve vatanı için yaptıklarını sorgulamak onu hazin bir sona götürüyor.
      Kitaptan bana kalan;ülkeyi hangi isimle yönettiğinizin bir önemi yok.Önemli olan nasıl yönettiğiniz.Ve ülke içinde insanlar mutluysa “vatan” oluyor.

      Son olarak,yazmaya devam et Ahmet Ümit.Güzel duygular bırakıyorsun bende.

Çalıkuşu-Reşat Nuri GÜNTEKİN

        Hangi kitapla başlayacağımı çok düşündüm ve benim için terapi niteliği taşıyan “Çalıkuşu” ile başlamak istedim.
        Elimde İnkılap Yayınevi’nin 45.baskısı bir Çalıkuşu var.Gayet eski durumda.Basım yılı yazmıyor ama eskiliği okunmaktan.Zira ne zaman,bu hayattan bezdim artık,hiçbir şey bana zevk vermiyor,okumak bile açtırmıyor içimdeki çiçekleri desem,Çalıkuşu’na sarılırım.Senede en az birkaç kez okurum.(Depresyona fazla mı meyilliyim ne )
        Sonunu biliyor olmak hiç etkilemez beni.Bilirim sonunda Feride Kamran’ına kavuşacaktır ama beni etkileyen kavuşmaları değil. Feride’ nin aşkında sebat edişi, nefes alır gibi sevişi,bütün zorluklara katlanışı,kederden kedere koşan Feride’nin hep etrafına neşe saçışı.Sanırım en çok da Feride’nin bu özelliğini seviyorum çünkü ben Feride’nin tam tersiyim.Beni üzen bir durum varsa,muhakkak yüzüme,davranışlarıma yansır.Mendebur bir insan olur çıkarım. J
       Bu kadar gevezelikten sonra gelelim kitaba:
       Yazarımız Reşat Nuri GÜNTEKİN. 1922 yılında yazmış kitabı.1908-1918 yıllarında geçiyor olaylar.Anadolu’da yaşandığı söylense de sanırım yazarımız için Anadolu, Bursa’dan öteye geçmiyor.Yani Feride’nin tayin olduğu şehirlerin ismi tam verilmese de gözümde bir Hakkari,Şanlıurfa falan canlanmıyor.
       Aslında önce oyun olarak yazmış Reşat Nuri.İstanbul Kızı adıyla.Sonra romana çevirmiş.İyi ki de çevirmiş.
Baş kahramanımız Feride anne ve babasını erken yaşta kaybetmiş teyzelerinin yanında büyüyen bir genç kızdır.Sürekli ağaç tepelerinde dolandığı için adı Çalıkuşu olarak kalmıştır.
Karman,Feride’nin kibar,yakışıklı kuzeni ve nişanlısıdır.Onu kitabın kahramanlarından bir yapan tek şey Feride’nin ona bu kadar aşık olmasıdır.Yani üzgünüm Karman, Feride sana aşık olmasaydı sen de olmazdın.Besime teyze,Müjgan,Şeyh Yusuf Efendi,Munise …..Daha birçok kişi var kitapta ama benim için Feride dışındaki en önemli kişi Doktor Hayrullah Bey’dir.
         Dr.Hayrullah Bey’in Feride’nin karşısına çıkması büyük bir şanstır.Feride yine ücra bir köyde öğretmenlik yaparken karşılaşırlar.
         Dr.Hayrullah Bey’in Kamran’a yazdığı bir mektup var kitabın sonlarında.Sanırım romanın hiçbir yerinde Feride nin aşkı bu kadar yoğun anlatılmamıştır.Doktor Hayrullah Bey der ki:
         Bir gün ücra bir köyün ,viran bir evinde aydınlık kadar temiz,hülya gibi güzel bir küçük İstanbul kızına tesadüf ettim.Bu masum nazik,kibar kız çocuğunu,kudretin bu güzel ve nadide süsünü hangi melun talih veya tesadüf,bu karanlık köyün mezbelesine atmıştı?Ruhu ağlarken hikayeleriyle aldatmaya çalışıyordu.Ah zavallı küçük kız!Ben, senin İstanbul’da bıraktığın gafil,aptal sevgilin miyim ki,bu ağızları yutayım?Uykuya doymayan çocuklar gibi mahmur gözleri,nereye bastığı görünmeyen savruk halleri,bir hayali dudağın busesiyle titriyor gibi görünen dudakları,bir hayali kucağa sokuluyor hissini veren tavırları,hareketleri bana her şeyi anlattı.

        Ve son olarak iyi ki yazmışsın Reşat Nuri iyi ki…
    

28 Mart 2016 Pazartesi

Yazmak üzerine...

      Hep hayal ettim yazmayı.Bin türlü karakter,olay,mekan yazdım kafamda.Hiç kağıda dökmedim.
       Neden kağıda dökmediğimi bilmiyorum.Hep bir bahane buldum.Ev, okul,  çocuk zaman mı kalıyor canım dedim.Ama sanırım korktum.Gerçeğin hayali kadar güzel olamamasından korktum.Kafamdakini yazıya dökememekten korktum.Bu yüzden hiç başlamadan vazgeçtim
       Şimdi ise okuduğum kitapların bende bıraktığı hisleri anlatmaya karar verdim.
Tam olarak kitap tanıtımı değil yapmak istediğim.Hem tanıtayım kitabı hem bende bıraktığı duyguları kağıda dökeyim. Bakalım kafamdakilerin ne kadarını kağıda dökebileceğim.

Okumak...

Bundan 25 sene kadar önce (şimdi böyle yazınca zamanın ne kadar çabuk geçtiğinin farkına varıyor insan.Halbuki yaşarken öyle gelmiyor.Bazen günler  bazen saatler geçmek bilmiyor.)pencerenin kenarındaki yatağımda,çarşafın altında saklanmış,küçücük bir ayışığı altında satırlarını görmeye çalıştığım Finten’ i hatırlıyorum.

        Ne de çok kızardı annem.Boş boş kitap okuma ders çalış diye.O zamanlar elimdeki kitabı bırakırsam eğer o kahramanlar  ölecekmiş gibi gelirdi.Ne komik!

      Finten abimin kitapları arasındaydı sanırım.O yaşta okurken ne anladığımı bilmiyorum ama okumayı sevdiğimi ilk o zaman fark ettim galiba.

      Ortaokulda Rus Edebiyatı ile tanıştım.Ne müthiş bir şans, ne erken bir tanışma.İl halk kütüphanesinden kitaplar alırdım.İtiraf ediyorum,orada kitap ararken aldığım zevki bir daha hiçbir şeyde bulamadım.Şimdi istediğim kitabı internetten sipariş ediyorum.Büyük kolaylık.Hiç çaba gerektirmiyor.Ulaşılması kolay zevki az.Oysa o kütüphanede raflar arasında dolaşıp birkaç sayfayı okuyup kitabı alıp almamaya öyle karar vermek ne kadar mutlu ederdi beni.

    Sonra üniversite kütüphanesinin zenginliği…Eskişehir il halk kütüphanesinin yolları,tozlu rafları…
   Şimdi arada bir sahafa uğruyoruz ailecek.Kızım da kitap tozu yutsun diye.Ama yine de biliyorum ki hiçbir şey eskisi gibi değil.

   Deseler ki hayatından bir “an” seç ve oraya dön. Penceremin kenarındaki yatağımda,çarşafın altında saklanıp satırlarını zoraki okuduğum o “an” a dönerdim.

Velhasılı kelam okumak güzel…