30 Mayıs 2016 Pazartesi

Anayurt Oteli-Yusuf ATILGAN

Sevmediğim roman karakterlerini sıralayacak olsam, ilk sırayı açık ara farkla Zebercet alırdı. Kim mi Zebercet? Anayurt Oteli’nin katibi.Tüm yaşamı bu otelden ibaret olan,tekdüze yaşamın kendisi Zebercet.
Yazarımız “Orta boylu denemez; kısa da değil.Askerliğindeki ölçülere göre boyu bir altmış iki,kilosu elli dört.Şimdilerde otuz üç yaşında,gene don-gömlek kantara çıksa elli altı ya da elli yedi kiloyu bulur.İki yıldır karın kasları gevşemeye başladı.Başı bedenine göre büyükçe,alnı geniş;saçları,kaşları,gözler,bıyığı koyu kahverengi;yüzü kuru,biraz aşağıya çekik ama gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının gittiği sabah aynaya baktığında göründüğü kadar değil.Elleri küçük,tırnakları kısa;omuzları,göğsü dar.”  olarak  tarif ediyor Zebercet’i.
İlkokulu bitirdiği yaz annesini kaybetmiş. Askere gidene kadar babasıyla birlikte oteli çekip çevirmişler. Askerden geldikten sonra da babası ölmüş ve Zebercet ustasının işini devralan bir çırak edasıyla oteli işletmeye devam etmiş.
Babasından sonra tek yaptığı değişiklik  ise otele ortalıkçı bir kadın almak olur.
Gerekmedikçe dışarı çıkmayan, her gün aynı şeyleri aynı saatte yapan, hep aynı gün postaneye gidip otelin parasını eksiksiz yatıran Zebercet’in hayatı gecikmeli Ankara treniyle  gelen ve kısa bir süre otelde kalan bir kadın yüzünden alt üst olur.Aslında o kadın gelmeseydi de Zebercet’in sonu yine aynı olurdu bence.Çünkü takıntılı bir karakter.Üstelik çok da yalnız.Zaten yazarımız da yalnızlığın kitabını yazmak istemiş.Böylece ortaya Anayurt Otel’i çıkmış.Üstelik karakteri soğuk,karanlık,hiç sevilmemiş ve itici olan biri.
Zebercet’i sevmememin tek nedeni onun karakteri ya da yaptıkları da değil aslında. Yazarın anlatım tarzı da cezbetmedi beni. İlk defa bir kitabı okurken yoruldum. Yazarın dilini çözerken çok zorlandım. Cümleler kısa kısa. Sayfanın tamamı yüklemden ibaret neredeyse.Kitabın sonlarına doğru bu durum değişiyor.Cümleler uzuyor.Bu da tutarsızlık olarak çarptı gözüme.Cümlelerin neresi gerçek neresi hayal onu da anlamıyorsunuz.Ne bir virgül,ne bir tırnak işareti…Hiç olmazsa italik yazı tipi kullansaydı dediğim çok yer oldu.Sanırım yazarla karakterin seslerinin karıştığı,anlatı içinde anlatının iç içe geçtiği bu postmodern roman tarzı uymadı bana.(Orhan Pamuk’u da çok içselleştirerek okuyamadığımı düşününce benim tarzım;değişken dünyada hiçbir şeyin kesin olmayacağını savunan bu yüzden de anlatımında her şeyi kuşkulu kılan modern roman sanırım.)
Her ne kadar bu tarzı beğenmesem de,kullandığı dili yadırgasam da hatta karakterini  hiç sevemesem de kabul ediyorum ki kült bir kitap çıkmış ortaya.İnsanın yaşadığı yalnızlık,iletişimsizlik, sevgisizlik,toplumdan soyutlanma gibi birçok kavram küçük bir kasaba oteli katibinin tekdüze yaşamı içerisinde vurgulanabilmiş.Üstelik mekan olarak otelin seçilmesiyle de yarınsızlık kavramına gönderme yapılarak Zebercet’in karamsarlığı üst boyutlara taşınabilmiş.
1986 yılında (ki o yıllarda toplumsal olaylara değinemeyen Türk sineması için bulunmaz bir bireysellik senaryosu) Ömer Kavur tarafından sinemaya da çevrilmiş.Sevmediğim roman karakterleri arasında ilk sıraya koyduğum Zebercet’i bir de film de izlemek istiyorum en kısa zamanda.


10 Mayıs 2016 Salı

Mücella-Nazan BEKİROĞLU

Uzun zamandır bir kitaptan bu kadar keyif almamıştım.Nazan BEKİROĞLU o kadar içten,o kadar doğal bir şekilde yazmış ki,çok iddialı olacak ama işte edebiyat budur dedirtiyor insana.
Mücella bana, ne anlattığımız mı ,nasıl anlattığımız mı önemli sorusunu tekrar hatırlattı.
Sıradan bir hayat Mücella’ nın hayatı.Annesi Mücella’ya hamileyken eşini kaybediyor..Mücella’ nın abisi de İstanbul’ a taşınınca yalnız bir hayat başlıyor anne kız için.Tek başına kız çocuğu büyütmenin ne kadar zor olduğunu sürekli kendine hatırlatıp,Mücella’ yı katı kurallar çerçevesinde yetiştiriyor Neyyire Hanım.Ve Mücella büyüyor.Ve Mücella yaşlanıyor.Tüm hikaye  bu.
Eğer dizi tadındaki kitaplardan hoşlanıyorsanız, yazar beni bir olaydan bir olaya koştursun diyorsanız bu kitap size göre değil.Bir su gibi Mücella.Yavaş yavaş akan berrak bir su gibi.Sakinliğiyle büyülüyor,dinlendiriyor.Öyle ki bloğa yazmak için  birkaç sayfasına tekrar bakmak istediğimde kendimi kitabı tekrar okurken buldum.Çünkü kelimeler öyle yerli yerinde kullanılmış ki,sanki hep o cümlenin içinde yaşamış gibiler.Yerini yadırgadığınız hiçbir kelime,kelimeyi bırakın virgül bile yok kitapta.Belki çok abartılı bir yorum olduğunu düşünebilirsiniz.Belki de bu kitabı okudunuz ama bunları hissetmediniz.Olabilir.Çünkü kitaplar da insanlar gibi herkese başka yüzünü gösterir.
Mücella’ yı okurken kendi hayatı geçiyor insanın gözünün önünden.Daha dün sokaklarda oyun oynuyordum ben,zaman nasıl da hızlı geçmiş deyiveriyorsunuz. Sanki yazar bir hayatı değil de zamanı anlatmak istemiş gibi.Bir bakıyorsunuz Mücella saçlarına aklar düşmüş bir kadın oluvermiş.Yazarımız burada Mücella’ nın önce saçlarını boyamaya başlama sonra da bundan vazgeçme sürecini o kadar elle tutulur, gözle görülür bir şekilde anlatmış ki,Mücella’ yı şöyle bir omuzlarından sarsıp,vazgeçme hayattan Mücella,demek istiyorsunuz.
Mücella annesi öldükten sonra ise evdeki eşyaların yerini değiştirmek istiyor.Annesi kendi kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir kadın olduğu için hiçbir eşyanın yerinin değişmesine izin vermemiştir hayattayken.
Mücella halıların yerini değiştirir. Koltuk ve vitrinin yerini değiştirir ve şöyle bir uzaktan bakar odaya. Beğenmeyip her şeyi eski haline getirir sonra.Annesinin kuralları meğer Mücella’nın kuralları olmuştur fark etmeden. Mücella’ nın annesinin gölgesinden çıkıp bir birey olmadığının en iyi kanıtıdır bu durum.
Neyyire Hanım Mücella’ yı bahçe duvarının dışına çıkmaması konusunda da o kadar uyarır ki,bir müddet sonra Mücella o duvarı(ki duvarın bir kısmı yıkıktır ve sadece karayemiş fidanının yapraklarıyla kaplıdır.) geçip sokağa çıkabileceğini düşünmez bile.Duvarın arkasında ise hayat vardır.Mücella hayatın içine giremez.Hayatı bir halının üstünde son bulana kadar da sessiz bir izleyicisi olmaya devam eder.
Peki başka türlü bir hayatı olabilir miydi Mücella’ nın?Annesi başka türlü yetiştirmiş olsaydı mesela.Kendi kararlarını kendi veren,hayatın zevklerinden yararlanmayı bir günah gibi görmeyen biri olarak yetiştirseydi.O bahçe duvarını kendi elleriyle açsaydı Mücella’ya.Geç kızım deseydi.Karış hayata.Bak,hayat sen onu izlesen de yaşasan da geçiyor.
Olabilirdi bence.Hala olabilir. Mücella’ nın değil ama bizim başka türlü bir hayatımız olabilir.Ah,şu duvarları bir kaldırabilsek!O duvarlar ki kimi anne-babamızın ördüğü,kimi arkadaşlarımızın ördüğü,kimisi de örüldüğünü bile fark edemediğimiz ruhumuzdaki duvarları.Onları bir yıkabilsek. Gerçek hayatın içine girebileceğiz belki de.Yaşadığımızı düşündüğümüz hayatın sessiz bir seyirciyiz de haberimiz yoktur kim bilir.Belki de o duvarların arkasında saklı bir cennet vardır başka yerlerde aradığımız.

Kitabın içeriğiyle ilgili hislerim bunlar.Yazdıklarımı tekrar okuduğumda kitabın hakkını veremediğimi, yazmam gereken çok daha fazla şey olduğunu fark ettim.Hepsini yazamasam da şunu kesinlikle söylemem gerekiyor.Sanırım yazarımızın en iyi yaptığı şeylerden biri de romanın geri planında ülkenin durumunu (2.dünya savaşı yıllarının siyasi çalkantıları ve halkın yaşadığı sıkıntılar da dahil olmak üzere) kendi siyasi düşüncelerini empoze etmeye çalışmadan ustalıkla anlatmasıdır.Bir de kitabın kapak tasarımı var.Öyle ki bu kitap için başka bir kapak hayal edemiyorum.Kapak tasarımını yapan Ravza KIZILTUĞ’ u da tebrik etmek gerek.Diyorum ya Mücella her şeyiyle eksiksiz bir kitap.Bu kitaptan eksik kalmayın.