26 Haziran 2016 Pazar

Düğümlere Üfleyen Kadınlar-Ece TEMELKURAN

Kalan nefesini, kalbinin intikamını almaya adamış bir kadınla yola çıkan, üç kadının hikayesi bu.Tunus’ta başlayan hikaye bizi, Libya, Mısır ve Lübnan’ a kadar götürüyor.Ve her hüzünlü hikaye gibi başladığı yerde bitiyor.
Yol hikayelerini seviyorum.Çünkü yol karşımıza bambaşka insanlar çıkarabilir, hiç başımıza gelmez dediğimiz olayları yaşatabilir bize.Yazarımız da bu konuda çok cömert davranmış.Hatta gereğinden fazla cömert…
Karakterler zaten başlarına her an her şey gelebilecek tipler.
Amira; dansöz,aynı zamanda ülkeden ülkeye sırlar taşıyan bir aktivist.
Maryam; ülkesinde yaşanan olaylara kayıtsız kalmayıp günlerce Tahrir Meydanı’ nda yatıp kalkmış bir akademisyen.
Hikayeyi anlatan kişi ise; Türkiye’de bütün gazetecileri içeri attıkları için ülkesine dönemeyen bir Türk kadın gazeteci.
Ve Madam Lilla…Orta yaşını geçtiği şu yıllarda geçmişin intikamını almadan ölmek istemeyen,kalbi fena halde kırılmış bir süper varlık. :) Madam Lilla’ yı bir türlü zihnimde netleştiremedim.Sanki hikaye başlarken yaşlıydı ama sonra gençleşti.Hatta bir ara gözümde, çölde uçan tekmeler atan bir Amerikan film yıldızı bile canlandı. Sonra lacivert ipekliler içindeki yaşlı bir kadına döndü yine.
Yazarımızın karakterlere yüklediği bu anlamsızca çarpıcı özellikleri kaldırıp ruhlarına bakabildiğimiz zaman ise anlıyoruz ki kadınlar hep yaralı.Hikayeleri farklı ama yaraları hep aynı.Ve bu kitap bize kadınların nasıl sevileceğini değil,o yaraları kanata kanata içlerindeki tanrıçayı nasıl ortaya çıkaracaklarını öğretiyor.Yaraların bir kadını ne kadar güçlü kılabileceğini de görüyoruz.Ama bazıları içindeki tanrıçanın katili olurken, bazıları yeniden küllerinden doğabiliyor.Tabi Anka kuşu olabilmenin de şartları var yazarımıza göre.
Bir;asla yapmadığınız bir şey için özür dilemeyin.
İki; kendinizi gereğinden fazla açıklamayın.
Üç; asla başarılarınızı hafife almayın.
Dört; hiçbir zaman lafa ”yanlış düşünüyor olabilirim ama…” diye başlamayın
Beş; istemediğiniz sorulara asla cevap vermeyin
Altı; hayır demekten kaçınmayın.
Sanırım kitapta en çok bu tanrıça olabilme kurallarını sevdim. Bir de “erkek gibi kadın” modelinin aslında övünülecek bir durum olmadığının çok güzel anlatılmasını…Ama bunları anlatmak için 471 sayfaya gerek yoktu bence. Kitabın yarısı maalesef sayfa sayısını arttırmak için yazılmış gibi. Bir gazetecinin yazdığı çok belli. Her bölümde önce o bölümün sonuyla ilgili kısa bir bilgi verip başa dönüyor(Aslında kullandığı tekniği başta çok başarılı bir şekilde oturtmuşken-ki bir çok okur bu zaman gel-gitlerini sevmez ama ben zihnimi diri tutan yazım tekniklerini seviyorum-sonlara doğru bozmuş.Bu dönüşleri yaparken “aslında olaylar şöyle gelişmişti,zira olaylar şu şekilde cereyan etmişti” cümleleriyle tekniğin cazibesini azaltmış)
Etkisi sonlara doğru azalsa da her bölümde bu sona nasıl ulaşıldığını merak etmeden duramıyorsunuz.
Eee, bir gazeteci okurun ilgisini çekmeyi bilmeli değil mi?Ama romanlar gazete haberleri gibi değildir. Roman okuru da gazete okuru gibi değildir. Sadece merak duygusuyla ancak cinayet romanları okunur. Edebi eserlerin ise kendine has bir nahifliği olur.Maalesef bu kitapta o nahifliği bulamadım. Hiç olmazsa bizi teşbihe boğacağına birkaç değişik söz sanatı kullansaydı, bir nebze eleştirilerimi hafifletebilirdim. Sözün özü;içinde çok iddialı cümleler olsa da ve hayat dersi niteliğindeki bu cümleler çok hoşuma gitse de,
( Tanrılar kendi hikayelerini yazanları eşitleri gibi severler.Haşin ve şefkatsiz.
Pek nadiren bir erkek çıkar,bir kadının nefesiyle var ettiği aleme sadece hayret etmekle mesul olduğunu anlar.
Ülke dediğimiz bir hayal.Hayal kırılınca hepimiz,başkentin tam ortasında dursak bile,birer mülteciyiz.) gibi.
Maalesef geçer not alamadı benden.

Okuyacak olanlara naçizane bir öneri; okurken muhakkak Ümmü Gülsüm’den Inta Omri’yi dinleyin,pişman olmazsınız.