24 Kasım 2017 Cuma

Gölgesizler - Hasan Ali TOPTAŞ

Hasan Ali Toptaş ,okuduğum dördüncü kitabıyla, ruhumda iz bırakan yazarlar listesindeki yerini iyice sağlama aldı.Sanırım ilk sırayı kimseye de bırakmayacak. Hatırlarsanız Anayurt Oteli’
ni yorumlarken, postmodern romanın bana uymadığını söylemiştim. Oysa Toptaş sayesinde postmodern romana bakış açım tamamen değişti. Belki de roman anlayışındaki değişime ancak ayak uydurabildim. Olaya dayalı olmayan, entrikalarla okuru bağlamayan, kısacası kullanılan dilin önemli olduğu, imgelerle dolu romanları da beğendiğimi, hatta artık en çok bu tarzı sevdiğimi anladım.

Toptaş bu kitabında postmodern romanın doruk noktasına erişmiş diyebiliriz. Kitapta, eş zamanlı kullanılan iki mekan (şehirdeki ve köydeki berber dükkanı), hayal mi gerçek mi olduğu anlaşılmayan bir köy ve iki farklı zaman var. Ve, berber dükkanlarındaki aynalar karşılıklı konulmuş da bir geçit oluşmuşçasına karakterler birbirine karışmış.

Toptaş’ın , Kayıp Hayaller Kitabı’ ndaki uzun cümlelerin aksine, daha kısa cümlelerle yazdığı bu kitabı, okunması kolay ama hazmetmesi zor bir eser olmuş. Şehirdeki berber dükkanında başlayan birinci bölümde anlatıcının bir roman yazdığı anlaşılıyor. İkinci bölümde köyde açıyoruz gözümüzü ve her şeyin bir iz bıraktığına inanan muhtarla tanışıyoruz. Burada muhtarla ilgili, ipucu olabilecek nitelikte bir cümle var ama ben olayların sonuna bağlayamadım bir türlü. Bundan sonraki bölümler; köydeki berber dükkanı, köy, şehirdeki berber dükkanı şeklinde devam ediyor. Sanırım sıralama sadece bir iki yerde bozulmuştu. Sanırım diyorum çünkü bu iç içe geçişlerden, kayboluşlardan, tekrar ortaya çıkışlardan, köyde yaşanan garip olaylardan, varlık sorgulamasından başım döndü. Son cümleyle de iyice tuhaf bir hale geldi kitap. Acaba böyle bir köy yok muydu? Her şey yazarın bir yüz yıkama süresinde aynaya bakıp kurduğu bir hayalden mi ibaretti?

Yani çırak jilet almaya gidip kaybolmamış, sonra zamanı belli olmayan bir zamanda köydeki berbere, jilet almaya giden çırak gelmemiş, Cıngıl Nuri içi daralıp kendini yollara vurmamış, onun yerine adı yine Nuri olan başka bir berber gelmemiş, Cennet’in oğlu kar neden yağar kar diye köyde dolanıp durmamış ve beline bağladığı bir yılan tarafından boğulmamış, Ramazan’ın başına o tuhaf kaza gelmemiş, bekçi, muhtarın kilitleyip gittiği kapının önünde beklememiş, nereden geldiği belli olmayan bir koku köye yayılmamış ve nihayetinde -asıl mesele- Güvercin kaçırılmamış olabilir mi?

Okuyup öğrenmeye değer bir kitap. Şu ana kadar , varlık- yokluk ilişkisini bu kadar başarılı irdeleyen, somutlaştırma ve benzetmeleri böyle güçlü olan bir kitap okumadım. Yazarın dile olan hakimiyetine zaten diyecek yok. Bir röportajında da , hangi kelime açık heceyle bitiyor, hangi kelime kapalı heceyle diye bir gözümle ölçüp biçiyorum diyerek bu konudaki hassasiyetini ortaya koyuyor.

Böyle bir titizlikle yazılmış Gölgesizler’i okumadıysanız hiç beklemeyin hemen okuyun. Ve bir bakın gölgenize. Gölgeniz var olduğunuzun kanıtıdır, eğer yoksanız gölgeniz de yoktur, gölgesizsinizdir.


6 Kasım 2017 Pazartesi

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

             Kitaplığımda uzun zamandır, belki yıllardır beni bekleyen Puslu Kıtalar Atlası’ na nihayet sıra geldi.Bazı kitaplara ilk birkaç sayfadan sonra, bazılarına yarısında, nadiren de olsa bazılarına son sayfalarda girebilen ben, bu kitaba daha ilk cümlede dahil oldum.
           
            “Ulema, cühela, ehli dubara; ehli namus, ehli işret, ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyanat etmişlerdir ki kun-i Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” İşte bu ilk cümle  etkilenilmeyecek gibi değil.Kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum. Ezberleme isteği uyandıran bir şiir gibi. Hatta şimdiye kadar okuduğun kitaplar arasında en beğendiğin giriş cümlesini söyle deseniz, kesinlikle bu cümleyi söylerdim. Kitap ilk cümleden kendini sunuyor bize. İlim, bilim, din, argo… Ne ararsan var bende diyor.

            Fantastik mi felsefik mi olduğuna karar veremediğim, iyi kurgulanmış bu roman, masal içinde masal anlatıyor gibi. Ama anlatılan hangi masal belirleyici diye sorarsanız, cevap vermek zor. Kitabın her bölümü farklı bir karakter ve farklı bir olayla başlıyor. Ama tüm olaylar gelip “ varlık” meselesinde birleşiyor.
           
            Düşünüyorum o halde varım diyen Rendekar’ın (Yani Rene Descartes’in, ama Rendekar ismi daha cazip geliyor kulağa) düşüncelerini daha da ileri götürüp, düşünüyorum o halde sadece ben var değilim, düşündüğüm için asıl sizler varsınız fikrine ulaşan, kimin gerçek kimin düş olduğunu sorgulatan Uzun İhsan Efendi’nin yazıp oğluna verdiği kitabın adı Puslu Kıtalar Atlası. Kitabı ruh halime o kadar uygun bir zamanda okudum ki, bunca yıl raflarda beklemesinin sebebi varmış meğer dedim.Var olma üzerine çok kafa yorduğum şu zamanda, düşündüğüm şeylerin ben düşünmeye devam ettikçe var olması fikri çok iyi geldi bana.

            Kitabın karakterlerine bakacak olursak, konudan daha ilginçler emin olun. 3 yaşına kadar yaramazlığından ötürü afyon ruhuyla uyutulduğu için artık hiç uyuyamayan, kendisine daha sonra Efrasiyab diyecek olan çocuk çetesinin ele başı Alibaz,

            Bir kolunda “ ah minel aşk” diğerinde "ve minel garaib” yazan küfürbaz korsan denizci Arap İhsan,

            Bir zamanlar Venedik Balyosunun katipliğini yapmış, içkiye olan düşkünlüğü yüzünden işinden olan ve başına atılan bir kerpeten sayesinde dişçilik yapmaya başlayan, insan vücuduna merak sarıp,cesetler üzerinde çalışan ve bir  anatomi kitabı yazan Kubelik,

            Osmanlı İstihbarat Teşkilatı’nın (teşkilatın yapısı ve gizliliği takdire şayan) başı Ebrehe yani Büyük Efendi ve Ebrehe’nin cehennemden kaçmak için tasarladığı ilginç fikirleri. Burada Ebrehe’nin anlattığı “boşluk”  bana Dan Brown’un Melekler ve Şeytanlar kitabındaki “ karşı madde” fikrini anımsattı.*

            Domuz eti yemeden duramadığı için Hınzıryedi lakabını alan dilenciler kethüdası,

            Kendisine sürekli yıldırım çarptığı için İstanbul’da dolaşması yasaklanan Dertli,
           
            İçtiği özel bir iksirle uyuyup,düşlerinde dünyayı dolaşan ve yaşanılan her şeyi düşlerinde yarattığına inanan Uzun İhsan Efendi ve tüm karakterlerle bir şekilde yolu kesişen, Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin.

            İlk birkaç sayfayı sabırla okursanız, yani yazarın diline alışmak için az bir çaba gösterirseniz, tüm karakterlere, anlatılan olaylara ,anlatma şekline hayran kalacağınız ,sizi farklı düşüncelere yöneltecek, altını çizeceğiniz birçok cümlesi olan bir kitap sizi bekliyor olacak. İyi okumalar.


* Melekler ve Şeytanlar kitabı 2000 yılında, Puslu Kıtalar Atlası ise 1995 yılında yayımlanmıştır. 

17 Ekim 2017 Salı

Akşam Güneşi - Reşat Nuri GÜNTEKİN

Yaklaşık bir aydır başladığım hiçbir cümleyi tamamlayamadım. İlk sebebi bende kalsın ama ikinci sebebi Hasan Ali Toptaş’tı. Her şey Hasan Ali’nin “ en çok hangi yazarı seviyorsanız, yazdıklarınızı sadece o yazar okuyacakmış gibi yazın” önerisini okumamla başladı. O okuyacakmış gibi yazdığım hiçbir cümle içime sinmedi. Yazdım, sildim,yazdım, sildim… Bir kısır döngünün içinde kayboldum sanki. Ve anladım ki, yazdıklarım henüz onun okuyacağı seviyeye erişememiş, ya yazmayı bırakmalıydım ya da bir gün onun beğeneceği bir cümle yazana kadar çalışmalıydım. Ve pes etmemeye karar verdim. Şimdi yazdığım her cümle beni ona götüren bir basamak. Ne kadar çıkabilirim, nerede dururum, nerede düşerim bilmiyorum ama devam etmeliyim. Devam etmeliyim çünkü yazmazsam eksik kalıyorum. Yapmam gereken önemli bir işim var ama bir türlü hatırlayamıyorum duygusu peşimi bırakmıyor.

            Bu ruh halindeyken yeni bir kitap okuyup yorumlamak da istemedim, kendi duygularımla yazarın vermek istediği duyguları birbirine karıştırmaktan korktum. Çünkü her kitabın bir okunma yaşı olduğu gibi, her kitabın bir okunma ruh hali de var. Karamsar bir ruh hali kitabı sıkıcı bulmanıza neden olabilir.Bu yüzden daha önce okuduğum bir kitabı tanıtmak istedim.Ve Reşat Nuri’nin en beğendiğim ikinci kitabında karar kıldım. Birinci sırada Çalıkuşu var tabi ki.

            Akşam Güneşi’nde, kırılgan, naif,arzulardan uzak,saf bir aşkın öyküsü işlenmiş. Ele avuca sığmaz bir asker olan Nazmi, henüz en deli çağlarında yakalandığı bir hastalık yüzünden bir nevi inzivaya çekilir ve derin bir hürmet duyduğu kuzeni Şükran’la evlenerek (M…S) adasında sessiz sakin bir hayat yaşamaya başlar.Tabi bu hayata geçiş süreci de sancılı olur. Ruhu, at üstünde bütün dünyayı dolaşacak,savaştan savaşa koşacak enerjiyle doluyken, malulen emekliye ayrılacak kadar hasta bir bedene hapsolmak Nazmi için kolay olmaz ama insanoğlu nelere alışmıyor ki o da alışır bu sakin yaşama. Hep planlarımız dışında bize sürprizler hazırlayan hayat, Nazmi’yi de bir misafirle alt üst eder. Kitabı okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak adına bu misafirin kim olduğunu söylemeyeceğim.Ama ortalığa dökülmemiş, dile getirilmemiş, kalplerde karşılıklı bir sır olarak kalmış, öyle tabii,sevdiğinin yüzüne bakmak saadetinin kafi geldiği, en güzel haliyle sunulan bir aşkın, usta bir kalemin elinden yüreğinize kazınacağını söylemeden geçemeyeceğim.

            Kitapla ilgili fazla detay vermeyeceğim ama okunması gereken kitaplar listenize gözünüz kapalı ekleyebilirsiniz. Yalnız kitabı satın alacaklara ufak bir tavsiyem var. Satın alacağınız kitabın yayınevine ve sadeleştirilip sadeleştirilmediğine dikkat edin.

            Okuduğum bir kitabı çok beğenirsem muhakkak kütüphanemde bulunmasını isterim. O yüzden halk kütüphanesinden ya da arkadaşlarımdan aldığım kitapların çoğunu sonradan satın almışımdır. Akşam Güneşi’ni de geçen sene birkaç kitapla birlikte sipariş etmiştim. Maalesef hiç dikkat etmeden “Gençler İçin Türk Klasikleri Dizisi” adı altında yayımlanan Akşam Güneşi’ni satın almışım. Kitaplar elime ulaştığında yaşadığım hayal kırıklığını tasavvur edemesiniz. Reşat Nuri’nin 338 sayfa emek verdiği kitabı, gençler okusun mantığıyla 116 sayfaya indirgenmiş. Tam 222 sayfa sadeleştirilmiş!

            Önyargılı olmamak adına bu 116 sayfayı da okudum ve yapılanın bir sadeleştirme değil katliam olduğunu gördüm. Kitabın ruhunu yok etmişler maalesef. Bir Reşat Nuri kitabını anlamayan (ki kitabın arkasında bir sözlük yer almasına rağmen), gençler varsa, çözüm kitabı sadeleştirmek değil, o gençleri kitabı anlayacak seviyeye getirebilmek olmalı. Türk klasikleri sevdirilmek isteniyorsa da bu sadeleştirme işinden bir an evvel vazgeçilmeli. Reşat Nuri’nin kitaplarını seven ve anlayan gençlerimizin çoğalması dileğiyle iyi okumalar diliyorum sizlere.Ha bir de sizin aşklarınız  akşam güneşi kadar kısa sürmesin. Aşklar hep gün doğumları gibi uzun ömürlü olsun.


            Kitapla ilgili şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Akşam Güneşi’ni bitirince dedim ki, bu aşkın sonu nasıl olmalıydı? Bu aşk nasıl devam ederse etsin, nasıl biterse bitsin, hüznünden bir şey kaybedecek miydi acaba? Bazı aşklar nasıl yaşanırsa yaşansın hep buruk, hep iç acıtan bir yanı var. Reşat Nuri ise en saf haliyle bitmesini istemiş. Belki de bu yüzden sonuna bu kadar üzüldüm. Saflığa duyulan özlem beni hassaslaştırdı belki de kimbilir…

15 Eylül 2017 Cuma

Kayıp Hayaller Kitabı - Hasan Ali Toptaş

Kendimi Hasan Ali Toptaş okumaktan alıkoyamıyorum, sanırım tüm kitaplarını okuyana kadar da rahat edemeyeceğim. Kayıp Hayaller Kitabı’nı da okuduktan sonra Toptaş’ın ne bulunmaz bir nimet olduğunu daha iyi anladım.Belki siz okuyunca bambaşka bir kitapla karşılaşırsınız ama ben mükemmel bir kitap okudum.

Toptaş bu kitabında küçük bir kasabada yaşayan Hasan, dedesi ve Hasan’ın arkadaşı Hamdi’nin dedesinin yaşadıklarını anlatıyor. Büyülü gerçekçiliğin tüm özelliklerini barındıran kitap, çoğul anlatıcıya sahip ve kimi zaman anlatıcıları birbirine karıştırabiliyorsunuz. Anlatan Hasan mı şimdi, yoksa dedesi mi dediğim birçok bölüm oldu açıkçası. Çünkü olaylar bir sis perdesinin arkasından gösteriliyor gibi. Önünüzden geçen gölgelerin arasından gerçekleri seçmeye çalışıyorsunuz ama çok da kolay değil bu. Hangi söz gerçek , hangi söz anlatanın hayal gücüne dayanıyor, tamamen bir muamma.

Bazen gölgelerin kişilik kazanmasına, bazen bir mezar taşının, bir asanın konuşmasına, bazen de bir köpeğin insana dönüşmesine tanık oluyorsunuz ve soruyorsunuz:
 Anlatıcı bunları hayal mi ediyor, gördüklerini mi farklı yorumluyor yoksa her şey bir çocuğun rüyasından mı ibaret?

Peki kitapta tam olarak ne anlatılıyor, kitabın konusu ne diyecek olursanız, görünürde;

Elinde, içinde ne olduğu bilinmeyen bir torbayla dolaşan, varlığı da yokluğu da kanıtlanmayan Kevser, Hasan’ın dedesinin Kevser’ e olan aşkı, Hasan’ın babası Hicabi’nin bir türlü yapmaya başlayamadığı ev, yaşanan yoksulluk, kasabaya elektriğin gelmesi…
Ama satır aralarına, görünmeyen kelimelere bakarsanız hem her şeyin hem de hiç bir şeyin anlatıldığını, var olmakla yok olmanın iç içe geçişinin kapısının aralandığını görürsünüz.

            Kitabın sonuna gelindiğinde ise yazar, okurlarını birçok soruyla baş başa bırakıyor, böylece kitap bittikten sonra da okurun anlatılanlarla ilgilenmesini sağlıyor.Okuru aktif hale getirmek böyle bir şey olsa gerek.Zaten Hasan Ali Toptaş, okurun elinden tutup, onu hikayenin sokaklarında dolaştıran bir yazar değil. O size yolu işaret eder, yolda nelerle karşılaşacağınız ise size bağlıdır.


 Kitapları seven herkesin en az bir Hasan Ali Toptaş kitabı okuması gerektiğine inanan kalemucunun beğendiği bu kitabı okumaya karar verirseniz, bol miktarda noktalı virgüllerle arka arkaya sıralanan, bazen iki sayfa süren cümlelere hazırlıklı olun ve Toptaş’ın kitaplarını okurken kelimelerin etrafa yaydığı müziği duymaya çalışın. 

24 Ağustos 2017 Perşembe

Sonsuzluğa Nokta - Hasan Ali TOPTAŞ

Çılgınlığın Ötesi’nden sonra gerilim kitaplarını aratmayan “ Kızım Olmadan Asla” kitabını okudum. Kitapla ilgili düşüncelerimi yazdıktan sonra blogda paylaşmaya fırsat bulamadan Sonsuzluğa Nokta’ya başladım ve önce bu kitabı yorumlamalıyım dedim. Çünkü siz okuyunca ne hissediyorsunuz bilmiyorum ama Hasan Ali Toptaş nedenini tam açıklayamadığım bir şekilde beni kendine çekiyor. Yazmak için verdiği emeği, her bir cümlenin üzerinde uzun uzun düşünüşünü, sanki o yazarken yanındaymışım gibi hissediyorum. Kitaplarını beğendiğim birçok yazar var ama hiçbiri onun kadar cezbetmiyor beni. Onu okurken garip hayaller beliriyor gözümün önünde:
           
            Kendine has karışıklığı içinde düzen bulmuş odasında, masasından eksik olmayan çayı ve sigarasıyla ( belki de kullanmıyordur ama böyle hayal etmekten kendimi alamıyorum) bir defterin başına oturmuş, yanındaki kelime çuvalından bir kelime seçip cümleye yerleştiriyor. Sonra, şöyle uzaktan kelimenin duruşuna bakıyor, cümle kelimeyi kabul etmezse bir yenisini seçiyor. Okuduğum her kitabıyla bir kelime büyücüsünün odasına dalıyorum sanki.

            Bazen de yazdıklarıyla karamsarlığa sürüklüyor beni. Bir onun cümlelerini okuyorum, bir de minik adımlarla ilerlediğim, çoğu kısmı beynimde gezinen karalamalarımı. Cümlelerim yavan, kelimelerim aciz geliyor hep. Onun sırrını düşünüyorum sürekli. Aslında farkındayım. Onda müthiş bir gözlem yeteneği var. Çevreyi ve nesneleri anlatmayı seviyor ama detaylar boğmuyor insanı. Cümlelerini benzetmelerle süslüyor. Öyle benzetmeleri var ki, yarin kaşının hilale benzetilmesi eşiğini çoktan geçmiş anlayacağınız. Birbiriyle bağlantısız görünen kelimeleri uyum içinde birleştiriyor. Sigara dumanını dans eden mavi bir tele, uzun bacaklı sehpaları şahlanmış at sürüsüne, gidenin, son bakışında ortaya çıkan sıkıntıyı, yavrularını peşine takmış bir sokak köpeğine benzetebiliyor.
           
            Ama bu kitapta en çok Meftune’yi, farklılıklarından vazgeçmiş görünerek topluma uyum sağlayabilen gizli bir trompete benzetmesini sevdim. Kitabın ilk sayfalarında yer alan “…trompet olmak istiyorum.” cümlesinin anlamını da ancak sona yaklaştıkça anladım.

            Herkes gibi olamadığı için babasının gölgesinden beyhude kaçmaya çabalayan Bedran’ dı bu cümle. Bedran, aslında ismi ilk sayfalarda bize göz kırpan ama kitabın yarısına gelince,ismini ilk kez duyuyormuşuz hissi veren kahramanımız. Okuduğum kitaplarda kahramanın ismini hemen öğrenmemek hatta bazen hiç öğrenmemek ilgi çekici geliyor bana. Başlangıçta verilmeyen isim, sanki kahramanın replikleriyle, duygularıyla ortaya çıkmaya başlıyor. Kahraman kendini anlattıkça, biz onu tanımaya başladıkça  harfler de yan yana gelip ismini oluşturuveriyor.Bazen de o harfler hiç yan yana gelmiyor.Biliyorum sözü çok uzattım ama konu Hasan Ali Toptaş olunca söylemek istediklerim bitmiyor.

            Kitabın konusuna gelecek olursak:
            Şoför olan babasının izinden gitmek istemediği için (burada yine kendini gerçekleştiren kehanetle karşı karşıyayız) evden ayrılan Bedran’ı anlatıyor yazarımız. Bedran’ın hayatı bir puzzle gibi, zamanla, parçalar birleştikçe anlam kazanıyor, gözümüzde canlanabiliyor. Yani öyle hemen sunulmuyor önümüze. Yazar belki bizi meraklandırmak için belki de  başka türlüsü Bedran’a uymayacağından, geçmişle bugün arasında dolaştırıyor bizi.Geçmişten bir parça, bugünden bir parça. Birleştirince ortaya çıkıyor Bedran. Bir kaza sonucu yatağa hapsolan Bedran’ın başına geleni en sona saklıyor. Öğrenci evinde bir süre birlikte yaşadığı İsvan’a olan tutkusunu ise havada bırakıyor. Ne tutabiliyoruz ne yok sayabiliyoruz. Gülderim’in yani karısının bir gün yatalak bir adama bakmaktan sıkılıp gideceğini düşünerek geçirdiği günlerinde, geçmişe dönüşleri seriyor önümüze.
           
          Peki Gülderim gidiyor mu? Yatağa bağımlı Bedran nasıl kalkıp evdeki tabancayı alabiliyor? Tabancayı neden saklıyor? Kim için? Aslında önemli olan bu soruların cevapları değil. Önemli olan, herkes gibi olamayan Bedran’da, hepimizin, herkes gibi olamama sorununu ortaya koyan yazarın, böylece yaşadığımız çağın en büyük sıkıntısına, kimlik arayaşına el atmış olmasıdır. Toplum kim olduğunu bulmaya çalışan insanlar yumağı artık.


Kitabı okuduğunuzda belki siz benim bulduğumdan da fazlasını bulursunuz. Belki unutamadığınız bir anıyı, belki korkularınızdan bir tutamı, belki şehvetten bir parçayı, belki de içinizdeki hayvanın ayak izlerini…

8 Ağustos 2017 Salı

Çılgınlığın Ötesi - Stephen KING

Beynimin kıvrımlarında dolaşan cümleler bütünlük arz etmiyor bir süredir.Sanki zamanda sıçramalar yaşıyorum.Aynı zaman dilimine ait iki cümlem yok gibi.Neden şimdi hatırladığımı anlayamadığım binlerce anı…Kimi çocukluğumdan, kimi üniversite yıllarından, kimi de daha yakın bir zamana ait. Hepsi bir araya gelip, sıralarını bile beklemeden beynime üşüştüler. Peki hangi anı daha çok acıtıyor? Bilemiyorum.

            Böyle bir ruh halindeyken başladım Selim İleri’nin Yarın Yapayalnız kitabına. Handan Sarp’ın sayıklamaları kendi sayıklamalarıma karıştı bir anda.Yazar yarattığı kahramana adeta bir ruh üflemişti.O denli gerçekti.Öyle ki Handan Sarp’ı gerçek bir opera sanatçısı zannettim.Ama Handan Sarp’ın karamsarlığını kaldıramayacak bir psikolojideydim ve okumaya hazır olduğumda devam etmek üzere kitaba ara verdim.Yarım bıraktım demeye dilim varmıyor aslında. Çünkü kendimi ihanet etmiş gibi hissediyorum.Handan Sarp’a, yazara,edebiyata, kelimelere ve kendime…

            Bu psikolojiden kurtulmak için ne yaptım dersiniz.Tabi ki tek sığınağıma, Çalıkuşu’na koştum. Ancak Feride’nin sonunda mutluluğu yakaladığını okumak beni kendime getirebilirdi.

            Sonra,kendi kitaplığımdan uzak bir şehirdeyken, Stephen King’in  Çılgınlığın Ötesi kitabıyla karşılaştım. Stephen King daha önce okumadığım bir yazardı. King ‘in yazdığı Yeşil Yol’ u sinemada seyretmiş ve çok beğenmiştim ama bu beğeni senaryonun etkileyiciliğinden mi kaynaklanıyor yoksa oyuncuların ve yönetmenin performansı yüzünden mi karar verememiştim. Zira Tom Hanks’in oynadığı tüm filmleri sevmişimdir.

            Yani kısacası ilk kez bir korku- gerilim kitabı okudum. Başlarken dedim ki, kelimeler beni üzebiliyor, mutlu edebiliyor, ağlatabiliyor, kalbimi sıkıştırabiliyor ama peki korkutabilir mi, adrenalin seviyemi yükseltebilir mi? Kitabı bitirdiğimde sorularıma yanıt buldum ve kelimelerin gücüne bir kez daha şahit oldum.

            Kitabın orijinal adı Rose Madder. Ama Çılgınlığın Ötesi oldukça uygun bir isim olmuş. Çünkü yazar sınırları zorlayan bir hikaye sermiş önümüze. Kocasının işkencelerine 14 yıl katlandıktan sonra, çarşaftaki tek bir kan damlasının etkisiyle evden kaçmaya karar veren Rose McClendon Daniels’in var oluş mücadelesini,sıradan bir hayata dönebilme çabasını anlatıyor yazar. Kocasından işkence gören bir kadının korkularını kelimelerle hissettirebiliyor. Öyle sahneler anlatıyor ki zihninizde canlandırmak bile istemiyorsunuz.

            Gerçek hayatta karşılaşılan bir vakayla başlayan yazar, yola olağanüstü olaylarla devam ediyor. Rose’u adeta kendine çağıran, başka dünyaya açılan garip bir tablo, Norman ‘ ın ( Rose’un kocası) yüzü haline gelen bir boğa maskesi, tablodaki kadının tüyler ürpertici yardımları, bir polis olan Norman’ın fazla gelişmiş önsezileriyle, karısını bulmak uğruna karşısına çıkan insanları öldürürken uyguladığı vahşet, aksiyon filmlerini aratmayan bir kovalamaca, ödenen bedeller ve aşk, çorak bir toprakta bile yeşermeye çalışan çiçekler gibi, olmadık yerde, umulmadık zamanda karşımıza çıkan o müthiş duygu…

            Bana iki günde , hele ki mutfak- salon arasında sıkışıp kaldığım bir zamanda böyle adrenalin dolu anlar yaşatabildiği için yazarı tebrik ediyorum. Siz de bu yaz sıcağında evde kapalı kaldıysanız, hayatınızda heyecan istiyor ama eviniz yeterince aksiyon dolu değilse, bu kitap tam ihtiyacınız olan şey.

            Stephen King ciddi bir hayran kitlesine sahip.  Ve yazarın bu kitaptan daha çok beğenilen kitapları mevcut. Özellikle Kara Kule serisini ben de ilk fırsatta okumayı planlıyorum.
           
            Bu kitabı okuyunca anladım ki arada bir çizgimin dışına çıkabilirim. Kim bilir belki de farklı türler okumak farklı pencereler açar bana. Ama yine de önceliğim korku-gerilim-aksiyon kitapları değil. Böyle söylüyorum ama şuan yeni başladığım kitap Stephen King ‘i aratmıyor. Elimdeki kitabı da bitirdikten sonra özüme dönüş yapacağım. Güvendiğim, beni hayal kırıklığına uğratmayacağına emin olduğum bir yazarın, kendi yarattığı dünyasında bir süre beni hapsetmesine izin vereceğim. Bu denli güvenebilmek de ancak edebi dünyada oluyor. O yüzden yaşasın Edebiyat!


           

24 Haziran 2017 Cumartesi

Korkma İnsancık Korkma - Turgut Özakman

Turgut Özakman yaklaşık 50 yıl önce (ilk basım tarihi 1970) yazdığı bu ilk kitabında hastalıklı bir aşkı konu edinmiş.Hastalıklı,çarpık ama bir yandan fedakarlık,şefkat, şehvet de dahil bin türlü duygu barındıran bir aşk bu.

Anne ve babasını bebekken kaybetmiş bir çocuğun dayısının dul eşi Tiya Eleni ile olan aşkının anlatıldığı kitabın ilk 30-40 sayfasını, biraz çekinerek ve kendimi bu ilişkiyi anlamaya zorlayarak okudum açıkçası. Çünkü insan anlamadığı şeye inanmıyor,inanmadığı şeyi sevemiyor ve sevmediği şeyi hoşgöremiyor.   

İsimsiz çocuk kahramanımızın babası, o doğmadan Suriye’de şehit düşmüş, annesi de daha oğlunu sütten bile kesemeden ölmüş. Böylece bizim çocuk kahramanımız hem öksüz hem yetim kalarak babaannesinin Kocabey Konağı’nda yaşamaya devam etmiş. Yazları da anneannesinin güvercinli köşkünde (Hüsrev Paşa Konağı) el üstünde tutulmuş.Köşkte yaşayan yoğun kadın nüfusunun  tam ortasında, herkesin sevdiği bir çocuk olmuş hep.Kocasını erken yaşta kaybeden Eleni ise,çocuk kahramanımızın dayısının emaneti olarak, köşkün bir odasında, kendi halinde bir yaşam sürmeye devam etmiş.

Önceleri çocuğu kendi evladı gibi bağrına basan, ona hayatı öğretmeye çalışan Eleni ‘nin bu sevgisi de çocuk büyüdükçe şekil değiştirir. Bir anne-oğul sevgisinin, zamanla kadın-erkek ilişkisine dönmesini, bazen şaşırarak, bazen yok artık olamaz diyerek,bazen de üzülerek okudum.

Anne-baba sevgisi görmeyen  çocuk ile sevmeye doyamamış Eleni her geçen gün birbirlerine daha derin bir şekilde bağlanırlar ama bu bağın, yıllar geçtikçe tehlikeli bir hal aldığını fark eder köşk halkı.  Onları birbirlerinden ayırmaya çalışırlar.Çünkü artık genç bir adam olan isimsiz kahramanımızla Rum güzeli Eleni’ nin aşkı yanlıştır, ayıptır, günahtır. Çocuğun aşkının zamanla bitmesini bekleyenlerse, onun bu uğurda canını bile feda edebileceğine en acı şekilde tanık olurlar.

Başlangıçta uzaktan ve temkinli bir şekilde izlediğim bu acı hikayeye ancak sonlara yaklaştıkça dahil olabildim. Akıcı bir dille yazılan kitabı elimden bırakamadım.

Ayrıca yazarın  Osmanlının son dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarını bu aşkın gerisine ustalıkla yerleştirmesini de çok beğendim. Yazar, çocuk kahramanımızın babaanne eviyle o dönemin köy yaşantısını ( köy dediğime bakmayın şimdiki Bakırköy’den bahsediliyor) köylülerin savaşa ve Cumhuriyete yaklaşımını, anneanne eviyle de İstanbul’un konak yaşantısının yavaş yavaş kayboluşunu, Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan devrimlerin etkisini, yeni yazıya geçiş sürecini, fesin kaldırılmasını,  açılan pastaneleri,  sinemaları kısacası 1920-1930 İstanbul’unu gözler önüne sermiş.

Romantika kitabına göre daha başarılı bulduğum bu kitabın sonunu eğer bu aşkı tabu olarak görmezseniz,gözlerinizde yaşlar, boğazınız düğüm düğüm okuyacağınıza eminim.

20 Haziran 2017 Salı

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

      Orta Avrupa’ nın çöküş ve yükseliş dönemi yazarı, batı hümanizmini benimsemiş, Montaigne’den etkilenmiş, psikoloji alanında Freud öncesi ve sonrası geniş bilgi birikimine sahip, biyografi ustası Stefan Zweig deyince aklınıza ilk ne geliyor?  Satranç kitabı. Evet , genelde Zweig deyince ilk akla Satranç kitabı gelir. Satranç’ı çok uzun zaman önce okumuştum. Kitaptan bazı yerleri de hayal meyal hatırlıyorum. Belki bir gün yeniden okur ve blogumda yorumlarım. Neyse Zweig deyince benim aklıma ilk gelen şey,  Nazilerin zulmüne dayanamayıp eşiyle birlikte intihar etmesi. Savaştan fiziki olarak uzaklaştığı halde dünyanın daha iyiye gitmeyeciğini düşünüp, umutsuzluğun zirvesinde bırakmış kendini ölüme.Üstelik eşiyle birlikte.

      Ölüm zamanını kendi elleriyle seçen Zweig, bu kitabında aşkın tek kişilik halini sorgulatıyor bize. Adı bilinmeyen bir kadının yazar R.’ye olan aşkını anlattığı bir mektup aslında kitabımız. Bilinmeyen kadının biyografisi de diyebiliriz.

      Bilinmeyen kadın ( kitapta ismi geçmiyor) kapı komşusu yazar R.’yi ilk kez 13 yaşında görüyor. Ve bir ömür sürecek bir aşka yelken açıyor ama tek başına. Birkaç yıl sonra kız o evden taşınıyor ama yazarı bırakmıyor, hatta birkaç gece birlikte de oluyorlar ama adam kızı tanımıyor. Kadın, yazardan bir çocuk sahibi oluyor ama ona söylemiyor. Yıllar sonra yazarın karşısına,müzikli bir eğlence yerinde çıkıyor bu kez. Birlikte oluyorlar ama yazar yine tanımıyor kadını. Zaten mektupta çoğu kez “beni asla tanımadın” serzenişlerini okuyoruz. Yani hikayenin özeti; bir kadının tüm hayatını, onu tanımaya zahmet bile etmeyen bir adama adaması. 

      Peki değer mi? Sizce böyle bir aşk olabilir mi?Karşınızdakinin sizin kadar aşık olmayacağını düşünüp aşkı tek başınıza yaşadınız mı hiç?

      Bilinmeyen kadın bize,aşkın tek başına yaşanabildiğini gösteriyor. O kadın eğer yazardan bir çocuk sahibi olmasaydı, onu anlayabilirdim. Hatta bu yüce aşkından dolayı önünde saygıyla eğilirdim. Oysa aşkı tek kişilik yaşasa da çocuk aynı zamanda babaya da ait. Mektubunda, belki çocuğumuzla ilgili şüphe duyacaktın diyor. Ya tam tersi olacaksa? Belki de yazar gerçekten bir baba olacaktı çocuğuna. Bir ihtimal üzerine verilen bu karar ,hem çocuğa hem babaya haksızlık değil mi? Kitabı okurken bu kısımda o kadar takılı kaldım ki ,kadının aşkı birden önemsizleşti gözümde. Üstelik kadınla adamın birlikte geçridikleri zaman o kadar az ki, hayatı paylaşmadan,birlikte gülüp birlikte ağlamadan mutlak bir aşk yaşanacağına inanmadığım için bilinmeyen kadının aşkı bana aşktan çok saplantı gibi geldi.

     Sözün özü; 55 sayfaya bir kadının tüm ruhsal iniş çıkışlarını sığdıran Zweig, psikoloji alanına da ne kadar hakim olduğunu kanıtlıyor. Yani kitap türü açısından çok başarılı ama karakterin hissettikleri benimkilerle bağdaşmıyor.


    Kitabı okuyun ve düşünün,
bilinmeyen kadın mı haklı yoksa ben mi haklıyım?

15 Haziran 2017 Perşembe

Doğu'nun Limanları - Amin Maalouf

Üniversite yıllarında Semerkant kitabıyla tanıştığım Amin Maalouf’un,  Doğu’nun Limanları kitabını yine o yıllarda okumuş ve çok beğenmiştim. Kitabı tanıtabilmek için tekrar okudum hem de hiç sıkılmadan. Siz bir kitabı birkaç kez okur musunuz, bundan sıkılır mısınız bilmem ama ben sevdiğim bir kitabı tekrar tekrar okuyabilirim. Aslına bakarsanız bu durumda aynı kitabı tekrar okumuş olmuyoruz. Yaşımız, hayat tecrübemiz, o anki duygularımız yüzünden her okuduğumuzda başka bir dünya seriliyor önümüze.

Kitabı ilk okuyuşumda, yaşanan savaşlar daha çok dikkatimi çekmişti. II.Dünya Savaşı, Almanya’ nın Fransa’ yı işgali, Yahudi soykırımı, patlak vermek üzere olan İsrail- Filistin savaşı… İlk gençliğin verdiği ateşle, sadece olay odaklı okumuştum kitabı ve savaşları insana indirgeyemeden her şeye isyan etmiştim.

Şimdi okurken anlıyorum ki savaşın kötü yönünü göstermenin en etkili yolu sayılar ve isimler değil. Hangi ülkelerin savaştığının, kaç kişinin öldüğünün önemi yok. Bir kişi de ölse bin kişi de ölse, aynı acıyı hissedebilmek gerekiyor. Ayrıca yazar bu kitapta savaşın, insan hayatını  öldürmeden de mahvedebileceğine tanık ediyor bizi. Yazar arka planda verdiği savaşın merkezine bir insanın içler acısı öyküsünü koyarak uyarıyor bizi. Savaşlarda kaybeden hep insanlıktır cümlesinin altını çiziyor böylece.

Kitabımızdaki olayların başlangıcı ta Osmanlı’ya dayanıyor. Babasını bilekleri kesilmiş halde( Sultan  Abdülaziz olduğunu tahmin etmişsinizdir zaten) gören İffet’in çığlığıyla başlayan olaylar, İffet’i tedavi edeceğine inanan Ermeni doktor Kitabdar’ın onunla evlenerek Adana’ya yerleşmesiyle devam ediyor. Böylece kahramanımız İsyan’ ın tohumları da atılmış oluyor. İsyan, Müslüman İffet ile Ermeni doktorun torunu. Babasının Yahudi bir kızla evlenmesiyle, dededen Ermeni, anneden Yahudi olarak, tam Doğu Akdeniz karmaşasına yakışır bir soy ağacına sahip oluyor İsyan. Kahramanımızın adı İsyan. İsyan, çünkü      babası onu bir devrim önderi yapma hayaliyle yaşıyor. Babasının hayalinden oldukça uzakta olan İsyan, bu hayalin esiri olmamak için Fransa’ya gidiyor. Ve babasının hayal ettiğinden de önemli bir devrimci olarak yıllar sonra Beyrut’a dönüyor. Buna kaderin bir cilvesi mi desek yoksa kendini gerçekleştiren kehanet mi bilemedim. Yahudi bir kızla evlenen İsyan, İsrail-Filistin savaşının kurbanı oluyor ama ölerek değil,daha kötü bir şekilde.

Savaşın acımasızca ayırdığı bu çift, aralarındaki birkaç kilometreye rağmen 20 yıl görüşemiyorlar. Düşünsenize, sevdiğiniz kadın sadece birkaç kilometre ötede, üstelik çocuğunuzu taşıyor ama ona ulaşamıyorsunuz. Sebebi ne? Vadedilmiş topraklara sahip olma arzusuyla yanan gözü dönmüş devletler. Hangi toprak bir insanı çocuğundan  ayırmaya değer ki. Hangi toprak bir insan hayatından daha değerli ki. Hele ki sonunda toprak olacağımız bu kadar aşikarken. Delirmemek işten değil.

Ve İsyan da deliriyor.Kardeşinin de çevirdiği entrikalarla, 16 yıl bir akıl hastanesinde,  ilaçların gölgesi altında, zihnini uyuşturmalarına izin veriyor.

Ta ki , hiç beklemediği biri gelip onu uyandırana kadar. İsyan’ ı kimin kurtardığını kitabı okuyarak öğrenin. Ama sonuca da odaklanmayın. Maalouf’ un akıcı dilinde kaybedin kendinizi, sis perdesi arkasında verilen savaşları görmeye çalışın, bir hayatın nasıl bir hiç yüzünden heba olabileceğine tanık olun. Ve kadınların, özellikle annelerin zor durumlarda ayakta kalabilme yetisine hayran olun.

Maalouf’ u daha önce okumadıysanız size şöyle bir yol haritası önerebilirim:

Semerkant’la başlayacağınız yolculuğa, önce Yüzüncü Ad, sonra Doğu’ nun Limanları, sonra da Afrikalı Leo ve Tanios Kayası kitaplarıyla devam edin.Doğu’dan Uzakta kitabıyla da yazarın deyimiyle eve dönüş yapın. İyi okumalar.

1 Haziran 2017 Perşembe

Kuşlar Yasına Gider - Hasan Ali TOPTAŞ

Bir önceki yazımda Türkçesine çok güvendiğim bir yazarla baş başayım demiştim.Evet işte Hasan Ali Toptaş dili kullanım şeklini en çok sevdiğim yazarlardan biri.Aslında bir İskender Pala hayranı olarak Osmanlıca terimleri, ağır kelimeleri, ağdalı cümleleri seven biriyim.Ama Toptaş’ın konuşma diline olan hakimiyeti insanı cezbetmeyecek gibi değil.Tıpkı bizim mahalleden biriymiş gibi doğal ve akıcı bir dille yazdığı bu kitabında,unutulmaya yüz tutmuş deyimleri,daha önce duymadığım kelimeleri de gün yüzüne çıkarmış.Kelime dağarcığı açısından yazarımız tıpkı bir maden gibi.Kesinlikle fakültelerde ders olarak okutulmalı Toptaş. Dilimize yapılacak en büyük katkı da bu olur bence.

            Yani Hasan Ali Toptaş ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemli olan bir yazar.Zaten bu kitabının konusunu da birkaç cümleyle ifade edebiliriz.Nihayetinde babasını doktor doktor gezdiren bir oğulun hissettikleri anlatılmış.Ve böyle sıradan bir konu Toptaş’ın dilinde çok beğenerek okuduğum bir esere dönüşmüş.Kitabı okumaya başlayınca eski bir hatıramın gözümde canlanmasıyla da hemen adapte oldum kitaba.

Yıllar önce Aksaray’dan Eskil’e giderken bir kavşakta herkes korna çalmaya başlamıştı aniden.Biraz ilerleyince yaşlı bir adamın traktörle yolda kaldığını bu yüzden de tüm trafiğin alt üst olduğunu görmüştüm.Bindiğim otobüsün camından çok ama çok kısa bir süre o adamla göz göze gelmiştik.O bir saniyede adamın gözlerinde gördüğüm çaresizlik içime işlemişti.Beyazlaşmış saçlarına taktığı kasketi, boynuna mendil sardığı ,kahverengi kareli gömleği,ne yapayım diyerek iki yana açtığı,tarlada çalışmaktan nasırlaşmış elleri hala hatırlarım.
           
Kuşlar Yasına Gider’i okuyunca o adam geldi gözümün önüne.Sanki traktördeki adam Aziz rolünde karşıma çıkmıştı birden.Aziz,hikayemizin temel unsuru.Anlatıcının babası.Kitap baba-oğul ilişkisi içinde ilerliyor.Ama yazarımız baba-oğul ilişkisini edebiyat dünyasında hep anlatıldığı gibi bir çatışma,iktidar mücadelesi çerçevesinde değil de,sayı-sevgi ve uyum içinde ele almış.

Yazar babasını kaybettikten sonra yazmış kitabı ama bunun otobiyografik bir roman olmadığını hem kitapta hem de bir röportajında belirtmiş.Romanı üçüncü tekil kişinin ağzından yazmak yerine Aziz’in oğlunu kullanarak daha da zorlaştırmış işi kendi açısından.Bir roman yazmanın en garanti yolu üçüncü tekil kişinin anlatıcı olmasıdır belki de.Böylece yazar daha geniş bir açıdan aktarabilir olayları.Oysa anlatıcı belli bir kişiyse yazarın bildikleri o üçüncü şahsın bildikleriyle sınırlı kalır.Ama Hasan Ali Toptaş kelimelerle o kadar hasbihal içinde ki bunun kendisine zorluk çıkarmayacağını düşünmüştür zaten.

Aziz’in protez bacağını değiştirmek için Ankara’ya oğlunun yanına gitmesiyle başlayan romanımızı, Ankara-Denizli arasında mekik dokuyan Aziz’in oğlu aktarıyor bize.
Kitabın çoğu kısmı aynı yolda geçiyor:Polatlı çıkışı,Haymana yol ayrımı,Gömü,Temelli,Bayat…
Sadece yollar değil,beyaz gömlekli çocuk, anlatıcıyı yolda sürekli takip eden beyaz at,başka bir deyişle ecel atı ve dinlenen türküler de sürekli tekrarlanıyor.Bu tekrarlar okuyucuyu sıkmak yerine rahatlatıyor bence.Çünkü yaptığı bu tekrarlarla yaşam denen döngünün altını çiziyor yazar.Ve eninde sonunda hep aynı yere yaklaşacağımızı haber veriyor:Ölüme.

Hikayemizin baba-oğul ilişkisinin de gerisinde ölümün kabullenilmesi var.Hatta bana öyle geliyor ki yazar bu romanı babasının ölümünü kabullenebilmek için yazmak zorundaydı.Yazar, usul usul yağan yaz yağmuru gibi ölümü içimize işliyor,ölümü bekletiyor bize,ölümü olabildiğince normalleştiriyor,ölümle yüzleşmemizi sağlıyor ve en sonunda ölümü kabullendiriyor.Üstelik  kafamıza balyozlar indirerek değil, dinginlikle, hani sözüne değer verdiğimiz,hayat tecrübesini nasihat vermeden bize aktaran bir abi gibi yapıyor bunu.

Normalde edebi değeri yüksek bir kitabı okuduğumda son sayfayı bitirip derin bir nefes alır ve o anki mutluluğumu yüreğime hapsetmeye çalışırım.O anlık hazzın damarlarımda ilerleyişinin rehavetiyle hem mutlu olurum hem de güzel bir kitabın bitmesiyle hüzünlenirim.Oysa Kuşlar Yasına Gider’i bitirince,sanki yazar o son cümlenin noktasını aldı,büyüttü, büyüttü ve koca bir taş halinde, geldi kalbimin üstüne bıraktı.Nefes aldırmadı bana.Etkisinden uzun süre kurtulamadım.

Birçok cümlesiyle burnumun direğini sızlatan,röportajlarını okuduğumda ise hayalimi* yaşadığını öğrendiğim,her ne kadar Doğu’nun Kafkası benzetmesi yapılsa da bence Türk Edebiyatı’nın abisi olan Hasan Ali Toptaş ‘ı herkese tavsiye ediyorum ama bir yandan da bir tek ben okuyayım bana özel olsun istiyorum.İlk kez bir yazarı kendime saklamak istedim açıkçası.Ve hissettiklerimi anlatamamaktan korktuğum için bu yazıyı yazmak çok zor oldu .Başa dönüp yazımı okuduğumda kitabın çok az bir kısmını ele alabildiğimi görüyorum. Daha fazlası için en iyisi kendiniz okuyun bu kitabı.
Şimdi ben,Aziz’in mezarı başından kalkıp başka bir dünyaya açılmaya hazır hissediyorum kendimi.Siz de sağda solda hembembe sekmeyin**, yazarımızla tanışın bir an önce 😄

*Yazarımız 2004' te emekli olduktan sonra tüm zamanını kitap okumaya ayırmış.Bir nevi benim hayalim onun şuan yaşantısı.
** Bu sözü ilk kez bu kitapta duydum ve çok hoşuma gitti.








17 Mayıs 2017 Çarşamba

Romantika - Turgut ÖZAKMAN

2005 yılında “Şu Çılgın Türkler” kitabıyla büyük ses getiren Turgut ÖZAKMAN’ın pek bilinmeyen bir kitabı bu. Birkaç tanıtım yorumunu inceleyip öyle karar vermiştim okumaya.Kitap satış sayfalarının* yorumlarını okuyunca ne müthiş bir kitap beni bekliyor demiştim.Bazı yorumlarda yüzyılın aşk hikayesi gibi yansıtılmıştı.Hatta Turgut ÖZAKMAN’ın Şu Çılgın Türkler kitabıyla değil de Romantika’yla özdeşleşmesi gerektiğini anlatan bir yorum bile vardı.

Maalesef okuyunca hayal kırıklığına uğradım. Konu ilgi çekici ama anlatım tarzı içime işleyecek kadar etkileyici değil.Evet dili yalın,çarçabuk okunup bitirilecek bir kitap.Ama benim ölçütüm kitabın iki günde bitirilecek kadar sade bir dille anlatılması değil.

Kitapta; üniversitedeki görevinden istifa edip  kırtasiye dükkanı açan (sonra da yayınevi işine girecektir) Doğan Hoca’nın eski öğrencisi Arzu’yla yaşadığı aşk hikayesi anlatılıyor. Olayları Doğan Hoca’nın kızı Şirin’in, babasının yazdığı notları bulmasıyla öğreniyoruz.

Doğan Hoca da Arzu da evlidir.İkisi de evliliklerinde mutlu değildir ama şartlar gereği ayrılamazlar da.Doğan Hoca ve Arzu, kimi zaman sadece telefonda seslerini duyarak,kimi zaman mektuplaşarak,ayda yılda bir buluşarak,kimi zaman da sadece pencereden birbirlerine bakarak (burada sanat tarihine damga vurmuş nü resimleri de öğrenmiş oluyoruz)** geçirirler yıllarını.

İşin garip tarafı da ne birbirlerini bırakmaya güçleri yeter ne de eşlerinden ayrılmaya. Kitabı, tamam şimdi kavuştular,yok yok şimdi ayrılacaklar diyerek okudum.Sonlarının ne olduğunu ise okumak isteyenlerin hevesi kaçmasın diye söylemeyeceğim.

Canınız sıkıldığında, şöyle hafif bir kitap olsa da okusam derseniz ya da tatilde şezlonga uzanıp, güneşin altında sıkılmak yerine hiç olmazsa bir kitap okuyayım diye düşünürseniz buyurun size Romantika.

Bir arkadaşım seni etkilemeyen kitapların yorumunu yapma demişti ama hani bir gün elinize geçer de okumak isterseniz, kitap hakkında biraz bilginiz olsun istedim.

Şimdi beni tatmin edeceğine inandığım, özellikle Türkçesine güvendiğim ama öyle şezlongda güneşin altında okunmayacak bir yazarın kitabıyla baş başayım.
Bu kez bir değişiklik yapıp kitaptan alıntı sözlerle yorumumu da bitiriyorum.

Biz (60’lılar) hiç olmazsa sevişmeyi biliyorduk, 70’liler savaşmayı. 80’liler bir tuhaf. Galiba ne savaşmayı biliyorlar ne de sevişmeyi.”

“Yurdu yurt yapan, taş toprak değil,orada insanların yaşıyor olmasıdır.İnsansız yurt olmaz.O yüzden yurtseverliğin ilk şartının,insanlara,suçlu bile olsalar,insanca davranmak olduğunu sanıyorum.”

“Kurulu ve ulu düzeni değiştirebileceğimizi sanarak, sevimli içgüdülerimizin,kahramanca düşüncelerimizin peşine takılıp neler yapmıştık değil mi?Ama yalnız biz değiştik.Bir avuç insan.Kurulu ve ulu düzen sürüp gidiyor.Bir ölü denizde, gelip geçici keyifleri,küçük hazları,yapıntı sevinçleri birbirine ekleyerek yaşamaya çalışıyoruz.Hiç mutlu olmadık.”

“Herkesin hayatta bir mucize yaşamak hakkı olduğuna inanıyorum. Benim payıma düşen mucize de sensin.”

* :Kitap satışı yapan sayfaların yorumları maalesef her zaman gerçeği yansıtmıyor. Tek amaçlarının kitabı satmak olduğuna inanıyorum.Bu yüzden bir kitapla ilgili yorum okuyacaksanız bu gerçek okurların blog yorumları olmalı bence. 😄


**:Danae,Kutsal Aşk, Yıkanan Diana'nin Dinlenisi, Beyaz Köle,Rokeby Venüsu,Ciplak Maya, Venüs, Baş Odalık, Çeşme ve Dinlenen Genç Kız...Eserlerin ve yazarların adlarını hikayenin içinde, resimleri ise kitabın sonunda görüyoruz.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Osman İkinci Kitap:Savaş - Beyazıt AKMAN

Birinci kitapta çocukluğunu ve gençliğini yakından tanıdığımız Osman,artık içindeki ateşi dizginlemeyi öğrenmiş ve olgunlaşmıştır. Anadolu’ nun kuzeybatısında sıkışmış,doğudan Moğollar,batıdan tekfurlar tarafından saldırılara uğrayan küçük bir Türk boyunun, altı asırlık bir imparatorluğa dönüşmesine yol açacak Osman Bey’ dir o artık.
           
            Yazarımız birinci kitapta olduğu gibi yine Marco Polo,Mihal Kosses ve Yunus Emre’ nin gözünden anlatmaya devam etmiş Osman’ ı.
           
            Birinci kitaba nazaran daha aksiyon dolu,daha heyecanla okunan bir kitap olmuş. Akman’ın 4 yıllık bir araştırma sonucunda yazdığı kitabında; Türklerin örf ve adetleri,günlük yaşantıları,okçuluk,yağlı güreş,şövalyelik,Hristiyanlık ile ilgili bilgiler,Bizans İmparatorluğu’ nun devlet yönetimi (batının iki yüzlü devlet politikası kavramının altını kalın çizgilerle çizmiş yine yazarımız), devlet olabilmekle ilgili her devirde geçerli öğütler yer alıyor.Akman yine doğu-batı çatışmasını kitabın kalbine yerleştirmiş.
           
            Tekfurlara karşı birlik olunması gerektiğini anlayan Osman,Anadolu’ daki beylikleri bir araya getirme çalışmalarına başlar.Bu arada Sakarya Nehri’ni geçebilmek için Beştaş Tekkesi’ nden yardım ister.Bu bölümde biraz mistisizm bolca da kurgu girmiş işin içine. Tekke’ nin şeyhi sayesinde (şeyhin kadın olması ayrıca cezbetti beni), bir anda geçmişe gider Osman. Daha doğrusu geçmiş gözlerinin önünde belirir.Yıkılan binalar,yok olan medeniyetler görür önce.Sonra gelecek beliriverir gözlerinin önünde.Yine yıkılan şehirler,küllerinden doğan medeniyetler beliriverir.Bu bölüm tarihsel bir romanın yapısına aykırı gibi görünebilecekken, ustalıkla işlenmiş ve kitabın içinden ayıramayacağımız bir parça olmuş.Ben bu bölümde dünyanın gelip geçici olduğu duygusunu iliklerime kadar hissetmişken yazarın asıl söylemek istediği meğer başkaymış.
             
            “ Sonra daha yüksekte,çok daha uzakta,dağın yamacında duran üç kişiyi işaret etti.Bunlar da senin bayrağını yerden kaldırıp tekrar taşıyacak olanlar,dedi.Adnan,Turgut ve en üsteki de Recep.”
            
             Yazarın bu sözlerine nasıl bir anlam yüklemem gerektiğini bilemedim.Adnan Turgut ve Recep…Bu isimlerle kimleri kastettiğini anlamamak mümkün değil zaten.Ama neden onlar?Ya da neden sadece onlar?
            
             Bayrağın yere düşmesi imparatorluğun çöküşü mü, Osmanlı kültürünün çöküşü mü?Bayrağın yere düşmesi imparatorluğun çöküşüyse eğer,bayrağı devralan,imparatorluğun yerine kurulan devletin kurucusu değil midir?
            Ya da bayrağın devralınması bahsi geçen kişilerin Osmanlı ile ilgili iade-i itibar çalışmaları mı?
            Menderes sayesinde II.Abdulhamit’in eşi ve kızının ülkeye dönebilmesi, Erdoğan ile birlikte de fetih kutlamalarına verilen önem ve Kut’ül Amare zaferinin kutlanması mı bayrağın yerden kaldırılması? Peki ya Çanakkale Zaferi, ya Kurtuluş Savaşı? Neyse bu konuda daha fazla yorum yapmak istemiyorum.Osmanlıyı yok saymakla Cumhuriyet’in ilk elli yılını yok saymanın aynı ölçüde yanlış olduğu elbet zamanla anlaşılır.Su akar yolunu bulur.Biz kitaba dönelim.

           Kitabın son kısmı aynı zamanda İmparatorluk:Osmanlı Klasik Çağ Üçlemesi’nin* de son kitabı etkileyici bir şekilde sunuluyor.
            Anadolu’ nun kuzeybatısında sıkışıp kalan o küçük Türk boyunun üzerine Bizans İmparatorluğu’ nun tüm gücüyle saldırdığı Bafeus Muharebesi’ne şahit oluyoruz.Savaş alanında yaşananları da yazarın savaş sahnelerindeki o müthiş anlatımıyla yüreğimiz ağzımızda okuyoruz.1302 yılındaki bu Osmanlı ile Bizans’ın ilk savaşı sonucunda da Halil İnalcık’ ın da belirttiği gibi 16.Türk Devleti resmen kurulmuş oluyor.
           
           Akademisyen Beyazıt’ ın müzeden çıkmasıyla birlikte de kitabın son sayfalarına doğru ilerliyoruz.Doğu-batı çatışmasından beslenen yazarımızın Iphone marka telefonundaki Ankara numaralı çağrıyı görmesiyle de kitabı noktaladığımızı düşünüyoruz.
             
          Tam kitap bitti derken bu kez Ben Beyazıt bölümüyle yazarımız ortaya çıkıyor ve kitabı okurken aklımıza takılabilecek olası sorulara cevap veriyor.Kitapta kurguymuş gibi gelen yerlerin aslında gerçek olduğunu da anlatıyor bize.Günümüz Osmanlı algısına( Osmanlıyı haremden ibaret görme) da haklı dokundurmalarda bulunuyor.

            Yazarın siyasi fikirlerini gözüme gözüme sokma çabasına rağmen heyecanla okuduğum ve hakkını yiyemeyeceğim ölçüde emek verilmiş bu kitabı ön yargısız okuyabilecek herkese tavsiye ediyorum.
Ama kitabın en önemli, hani seni en çok etkileyen bölümü neresiydi,kimdi senin en yakınına düşen diye sorarsanız,

            Derim ki:
            Ne dört nala koşan atının üstündeyken dönüp, hasmına tam on ikiden ok atabilen,sözünün eri olduğu düşmanlarınca bile bilinen,Dünya’ya altı asır hükmedecek olan koca bir imparatorluğun kurucusu Osman,ne dünyayı dolaşıp türlü maceralara gark olan Marco Polo,ne de kılıcındaki “adalet için” sözünü yaşamının yarısından sonra anlayan Mihal Kosses...

            Bir tek Yunus olmaya öykündüm ben.Bir tek Yunus yüreğimin sıkışmasına neden olabildi.
Dört kitabın manisi bir uzun hece imiş, o da aşk imiş.Aşk ve sevgiyi söylemeye geldim.Ben de bir zaman okudum,dört kitabın manasını okudum,tahsil ettim,çok medreselerde ibadet ettim.Sonra okuduklarımı unuttum.unuttum ki tekrar kendimi bileyim.Okumaktan murat nedir?Hakk’ı bilmektir.Dört kitabın manisi bellidir bir elifte,sen elifi bilmezsen bu nasıl okumaktır?Bu yüzden ben de derim ki,ne elif okudum ne cim.Asıl kelam varlıktadır. Kainatın sırrı insandadır.

En çok Yunus’un sözleri dokundu kalbime.İmparatorluklar yıkılır,şehirler yok olur ama kainatın sırrı baki kalır.Sırra ermek,kendini bilenlerden olmak ümidiyle okumaya devam…



*İmparatorluk:Osmanlı Klasik Çağ Üçlemesi
Birinci kitap:Dünyanın İlk Günü
İkinci Kitap:Son Sefarad
Üçüncü Kitap: Osman (İki cilt halinde yayımlandı.Birinci cilt Aşk, ikinci cilt Savaş.)

25 Nisan 2017 Salı

Osman Birinci Kitap: Aşk - Beyazıt AKMAN

Bir kitap hakkında yorum yaparken önce türüne dikkat ederim.Osman Birinci Kitap:Aşk kitabı tarihsel bir roman.Tarihi romanlar anlatıldığı dönemin özelliklerini yansıtıyorsa,edebi niteliği vardır diyebiliriz.Yani tarihsel romanlar için,psikolojik tahlillere yer vermemiş,benzetme dışında söz sanatı da kullanmamış,hiçbir edebi özelliği yok diyemeyiz.

            Konunun geçtiği zamanın özelliklerini yansıtıp yansıtmadığını, tarihi bilgilerin doğru verilip verilmediğini ise araştırma yapmadan bilemeyiz.Ya da o dönem ve kişiyle ilgili önceden bilgi sahibi olmamız gerekir.

            Bu yüzden tarihi romanlar en tehlikeli romanlardır. Gerekli bilgi birikimine sahip değilseniz, yazarın beyninize girip tahribat yapması kaçınılmazdır.Onun için hep denir ya tarih romanlardan, dizilerden öğrenilmez diye.

           Peki tarihi romanları okumanın iyi tarafı nedir? Herkes için farklıdır muhakkak ama bu tür romanlarda, tarih kitaplarında birer isimden ibaret olan kişiler ete kemiğe bürünüyor benim için.Ve o isimleri önüne geçilmez bir şekilde araştırma ihtiyacı hissediyorum.Bir nevi öğrenme arzumu kamçılıyor.Üstelik okuduğum üçüncü kitabından sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki Beyazıt Akman heyecanımın azalmasına hiç izin vermiyor.Okuru kitaba bağlamasını biliyor.Bu kitabında da okurun ilgisini çekmek için Osmanlı İmparatorluğu’ nun kurucusu Osman’ ı farklı insanların gözlerinden anlatmış.

            Diğer kitaplarında olduğu gibi Akademisyen Beyazıt New York sokaklarında karşımıza çıkıyor öncelikle. Smithsonian Kütüphaneler ve Müzeler Kompleksi’ ne giren Beyazıt, Bir Şövalyenin Hatıratı: Mihal Kosses, The Lost Notebooks of Marco Polo, Of a Middle Ages Dervish: Yunus Emre eserlerini incelemeye başlıyor.
            Osman’ın bu kişilerin bakış açılarından nasıl anlatıldığına geçmeden önce, konuya tam olarak hakim olabilmek için, o dönem Anadolu’da neler olduğuna bir göz atmamız gerekiyor.

            Moğol saldırılarından sonra Anadolu’ya yerleşen Süleyman Şah’ın oğlu Ertuğrul Gazi , Domaniç Dağları’ nı yaylak, Söğüt yakınlarını ise kışlak olarak kullanmaktadır. O dönem Anadolu'da sadece beylikler yok. Tekfurların yani Bizans İmparatorluğu’ nun üst düzey yöneticilerinin sözü geçmekte. Ertuğrul Gazi’nin kardeşi Dündar Bey, tekfurlarla anlaşmadan Anadolu’da barınmanın mümkün olmadığını düşünmektedir.Bu yüzden kendi gibi düşünmeyen Osman’ ın Bey olmasını istemez.Osman ise içinde yanan ateşi kontrol etmeyi öğrendikten sonra tekfurlara karşı başarılı olacaktır.

             Osman’ın çocukluğundan başlayan kitapta, onun gözü pekliği, adil oluşu, ok atmadaki mahareti, güreşteki yenilmezliği,Şeyh Edebali’nin kızına olan aşkı  anlatılıyor.Ama kitaba adını veren Osman’ ın içindeki savaşma aşkıdır.Bu aşk ateşi onun önce Ermeni Beli’nde  yenilgiye  uğramasına neden olur.Ermeni Beli bozgunundan sonra ise Şeyh Edebali’nin dergahında zamanla olgunlaşır,planlar yapar.Gördüğü bir rüyayı anlattığı Şeyh Edebali ona imparatorluk müjdeler ve kızıyla evlenmesine izin verir.

            Bu arada Marco Polo ve sonradan Müslümanlığı seçen Harmankaya tekfuru Mihal Kosses bize şövalyeliğin iç yüzünü,Moğol baskınlarını,Latin istilasını,batının çirkin yüzünü anlatır.Yazarımızın barbar,içten pazarlıklı aç gözlü batılı- dürüst,çalışkan,namuslu doğulu algısı bu kitabında da kendini gösteriyor.

            Osman’ ı anlatan bir diğer kişi ise Yunus Emre.Kitapta beni en çok etkileyen karakter Yunus Emre oldu.Yaratılanı yaratandan ötürü seven,eşyanın ötesini gören,çiçekle,böcekle muhabbet eden, hayatı kalp gözüyle algılayan Yunus Emre. (Bu kitapta Yunus Emre Osman’la ilgili çok detay vermemiş sanırım ikinci kitapta anlatacak.)

            Kitaba genel olarak baktığımızda, bitmeyen bir aksiyon, kıran kırana mücadeleler,ormanda verilen yaşam savaşı,çekilen kılıçlar, hedefini hep on ikiden vuran oklar görüyoruz.Taht oyunları tadında elinizden bırakamayacağınız bir macera kitabı adeta dediğimiz anda bazı sözler dikkatinizi çekiyor.

            Diyorsunuz ki ; her şey bu kadar güzel giderken bir yazar neden kitabına ölümcül bir darbe indirir.O dönemin Anadolu’sunu,tekfurları,Yunus Emre’yi,Şeyh Edebali’yi,Marco Polo’yu Osman’ın hayatında bu kadar yerli yerinde anlatmayı başarabilmiş bir yazar neden kendi siyasi görüşünü bir ok gibi kitabın kalbine fırlatır ki…Osman’ı anlatırken neden “uzun adam” der ki.

           Tarihi roman yazan bir yazarın,bu kitap benim eserim,istediğimi yazarım deme lüksü yoktur bence.Eğer böyle bir düşünceyle yazıyorsa gelecekte var olmaya aday değildir zaten.Nasıl ki bir tarihçi objektif olmak zorundaysa,tarihsel roman yazan bir yazar da siyasi görüşünü kendine saklamalıdır.Eğer uzun adamdan bahsetmek istiyorsa o zaman onun hayatını anlatan bir kitap kaleme almalıdır.

          Ben edebiyatın siyasete alet edilmesine kesinlikle karşı duruyorum.Bir yazar, kitabında dünya görüşünü empoze etmek isteyebilir yani kendi yaşam algısını okura da bulaştırmak isteyebilir ama kendi parti tekelinden öteye gitmeyen siyasi görüşünü kimseye kabul ettirmeye çalışamaz.

            Yazarın ileride yazacağı kitaplarda aynı hataya düşmemesini umut ederek diyorum ki,edebiyatı kirletmeyelim,o bize lazım.

27 Mart 2017 Pazartesi

Hep O Şarkı - Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

Yakup Kadri benim için Yaban kitabıyla özdeşleşmiş bir yazardı.Yaban ve Kiralık Konak kitaplarını beğenerek okumuştum ama yine de yazarın ne hayatını araştırdım ne de başka bir kitabını okudum.Hep O Şarkı kitabını da sene başında okul kütüphanesinde kitapları ayırırken buldum.Yani eylül ayından beri okunmayı bekliyordu bu kitap.

Kitaba başlamadan önce yazarla ilgili bir araştırma yapınca anladım ki yine yeterince önemsemediğim dolu dolu bir yazarla karşı karşıyayım. 1913’te yazdığı ilk öykü kitabı Bir Serencam’la başladığı yayın hayatına;

Kiralık Konak,Nur Baba,Hüküm Gecesi,Sodom ve Gomore,Yaban,Ankara,Bir Sürgün,Panorama I,II, ve Hep O şarkı adlı romanları,öyküler,şiirler,tiyatro eserleri ve gazetelerde yayınladığı çeşitli yazıları sığdırmış.

Hep O Şarkı yazarın son romanı.Bu kitap bana Nazan Bekiroğlu’nun Mücella’sını hatırlattı.Ve kitabı okurken hep şu soruyu sordum:
Hangisi daha bedbaht!

Ömrü boyunca hiç aşkı yakalayamamış Mücella mı, hayatının kısacık bir anında yakaladığı aşkı ömürlük zannedip bekleyen Münire mi?

Mücella’yı hatırlarsanız hayatı göz açıp kapayıncaya kadar  aşkı hiç tatmadan aynı dinginlikte akıp geçmişti. Yakup Kadri’nin Münire’si ise aşkı komşu  konağın oğlu Cemil Bey’de buluyor. Burda yazar İstanbul’un konak yaşamını,boğazda sandal sefalarını,musiki gecelerini yaşatıyor bize.

Kaderine karşı gelemeyip Cemil Bey’in uzağına düşen Münire’ye başlangıçta Mücella’ya üzüldüğüm kadar üzüldüm.Kitabın sonuna gelince ise kime daha çok üzülmeliyim kararsız kaldım açıkçası.

Sonra dedim ki sahi neydi hayatımızı anlamlı kılan? Hayatımızda ne olursa yaşamaya değer olurdu?Aşk olmadan da nefes almaya değmez mi? İlla nefesimiz başka bir nefese karışmalı mı?Yalnız kalmanın değil belki ama yalnız olmanın hiç anlamı yok mu?
Ya Mücella gibi yüreğimizi avuçlarına bırakmaya değer biriyle karşılaşmayacaksak hiç.Ömür hep bunun hayaliyle mi geçmeli?
Peki ya Münire?
Ya bulduğumuzu sandığımız aşk,aslında bir gece, yakamozların gözümüzü kamaştırmasından başka bir şey değilse…
Yaşanan tutku dolu anlar,hep tek bir bedene hapsolma arzusuysa sadece,ya bir gençlik hevesiyse…
Aşık bir gün kendi yoluna çekip gittiğinde,onu bir ömür beklemeye değer mi bu heves?
Ya beklediğimiz kişi bir gün döndüğünde,her gece sarılmayı hayal ettiğimiz,kavuşmak için her şeyden belki kendimizden bile vazgeçebileceğimizi düşündüğümüz o yürek değilse gelen.
Belki de hayatın aşkı bulmaktan daha önemli bir anlamı olmalı.Aşık olmanın,aşkı bulmaktan daha önemli olduğunu mu anlamalıyız acaba?Aşkın tanımını baştan mı yapmalıyız yoksa…
Aşk ruhumuzu dinlendirmekse eğer;denizi seyretsek...
Aşk yüreğimizin dört nala koşmasıysa;minik bir eli tutup kahkahalar atsak...
Ve aşk farklı bir dünyayı keşfetmekse;daha çok kitap okusak olmaz mı?

            Kitaba dönecek olursak;
            Münire bütün bir ömür Cemil Bey’in yine o şarkıyı kulağına fısıldayacağı günün gelmesini beklerken zaman hep aynı sakinlikte akmıyor.
            Münire 30’larına geldiğinde Feriye Vakası yaşanmış,Osmanlı Padişahı Abdülaziz bilekleri kesilmiş bir halde bulunmuş,Moskof Muharebesi olmuş,geçim sıkıntıları baş göstermiştir.Konak yaşamı da eski cazibesini yitirmiştir.
            Ve tam 25 yıl sonra dönen adam Münire’nin beklediği Cemil Bey midir?Okuyup öğrenmeye değer bir kitap.


20 Mart 2017 Pazartesi

Aşk ve Öbür Cinler - Gabriel Garcia Marquez

Marquez’in Aşk ve Öbür Cinler kitabını anlamaya çalışmadan önce büyülü gerçekçilik kavramına bir göz atmamız gerekiyor
            Temelleri Alman eleştirmen Franz Roh tarafından atılan büyülü gerçekçilik;normal kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken mantık dışı öğelerin barınması,olağanüstü olayların,mucizelerin gerçekmiş gibi anlatılmasıdır.Üstelik bu olağanüstü olaylar o kadar sıradanlaştırılarak anlatılır ki, size inanmaktan başka çare kalmaz.Büyülü gerçekçilik,fantastik edebiyata benzese de önemli farklılıkları vardır.Mesela fantastik hikayelerde hem kahramanlar hem mekanlar doğa üstüdür,hayal ürünüdür.Oysa büyülü gerçekçilikte yaşanan doğa üstü olaylar gerçek mekanlarda geçer.Bir nevi gerçekle büyünün birleşimi ve bu birleşimin sıradanlaştırılmasıdır diyebiliriz.

1960’larda Latin Amerikan Edebiyatı’nın yükselişe geçmesiyle büyülük gerçekçilik kavramı da daha geniş yer bulmuş hikayelerde.Marquez de öncülerinden olmuş.Bizde ise Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” ve Hasan Ali Toptaş’ın  “Kayıp Hayaller Kitabı” eserlerini büyülü gerçekçiliğe örnek olarak verebiliriz.

            Bu bilgiler ışığında kitabı okuduğumuzda büyülü gerçekçiliğin başarılı bir örneğiyle karşılaştığımızı anlıyoruz.
            Kitapta özetle ,anne ve babası tarafından sevgisizliğe mahkum edilmiş 12 yaşındaki Sierva Maria ‘nın bir köpek ısırması sonucu kuduz olduğunun düşünülmesi,belirtilerin şeytan çarpması olarak yorumlanması,babası tarafından içindeki şeytandan kurtulması için kiliseye teslim edilmesi ve şeytan çıkarmak için görevlendirilen Peder Cayetano Delaura’yla Seierva’nın tutkulu bir aşk yaşamaları anlatılmış.

            Kitabı okurken, yazıldığı türü göz önünde bulundursam da,mantık dışı şeyler olabileceğini kabul etsem de,yazıldığı dönemi düşünmeye çalışsam da 12 yaşındaki bir kızla 33 yaşındaki bir pederin aşkını içselleştiremedim.Daha gözümün önüne getirmekten imtina ettiğim iki aşığın duygularını yüreğimde hissetmem mümkün olmadı.Bu yüzden kitabın aşk kısmını es geçtim diyebilirim.Her ne kadar büyülü gerçekçilikte karakterlerin ruhsal yönden açıklanmadığını,yazarın karakteri okuyucunun önüne sermediğini bilsem de pederin ilgisinin hemen nasıl aşka dönüştüğünü de anlayamadım.

Sahi aşk böyle birden bire oluyor muydu?Ben hiç ilk görüşte aşık olmadım ki.Karşımdakinin yüreğini görmeden,kalbimin sesini duyamadım hiç.İşte bu yüzden Marquez anlattığı aşkla beni etkileyemedi.Ama aşk dışındaki olaylar ve kitaptaki her bir karakter oldukça ilgi çekiciydi.

Kızını bir türlü sevemeyen Bernarda,kavuşamadığı akıl hastası sevigilisi için bekaret yemini etmişken Bernarda’nın oyununa gelip onunla evlenmek zorunda kalan  ve baba olmanın ne demek olduğunu anladığı sırada kızını kiliseye teslim etmek zorunda kalan Markiz,kilisenin kara defterinde yer alan Doktor Abrenuncio, Markiz’in akıl hastası sevgilisi Dulce Olivia,Sierva’ya delice aşık Peder Delaura…Abartısız hep biri ayrı bir roman karakteri olacak nitelikteydi benim gözümde.

Ayrıca Afrikalı kölelerin yaşantısı ve kilisenin hurafelerle dolu yapısı da biraz puslu ama vazgeçilmez bir dekor olarak yerini almış hikayenin gerisinde.
Son olarak;kitabı gayet başarılı bulsam da eğer Marquez’i daha önce okumadıysanız,bu kitapla başlamayın,Marquez’e Kırmızı Pazartesi ile bir merhaba denmeli bence.


1 Mart 2017 Çarşamba

Halide - Frances KAZAN

Amerikan Koleji’nden mezun olan ilk Türk kızı Halide’nin, çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor yazarımız Frances Kazan. Yazarı daha önce hiç duymamıştım. Bu kitap da tesadüf eseri karşıma çıktı. Halide Edib Adıvar’ın birkaç eserini okumuştum ama hayatıyla ilgili ayrıntılı bir araştırma da yapmamıştım.Bu yüzden kitabı daha okumadan bir beklenti içine girdim.Son zamanlarda tanımadığım bir yazarın kitabını okuyacağım zaman hep aynı hataya düşüyorum maalesef.Bu kitabı da elime alınca gözümde bir anda Sultanahmet mitinginde insanları coşturan bir kadın canlandı.Oysa kitap 1889-1902 yıllarını kapsıyordu. Üzerimdeki hayal kırıklığından sıyrılıp, çocuk Halide’ye odaklanmam biraz zor oldu açıkçası.

İlk sayfada yazarın da söylediği gibi bu kitap bir biyografi değil. Halide’nin hayatı,yazarın hayal süzgecinden geçerek bir romana dönüşmüş.Halide’nin annesini kaybettiği yıllarla başlıyor kitap.Osmanlının son dönemleri,II.Abdülhamit’in Jön Türkleri ezdiği dönem yani.Kitapta Halide’nin çocukluk yılları,konak hayatı,Amerikan Koleji’ne girmesi,iyi bir dereceyle mezun olması,Salih Zeki’yle evlenmesi ve çocuklarının olması konu edinilmiş.

            Kitapta beni en çok şaşırtan karakter Halide’nin babası Edib Bey oldu. Edib Bey kızının iyi bir eğitim alması için elinden geleni yapar.1900 lü yıllarda kızını Amerikan Koleji’ne gönderir.Özel hocalar tutar.Ama öte yandan Halide’nin annesi öldükten sonra, evlendiği kadınla boşanmadan başka bir kadınla daha evlenir.Bu iki durumu bir türlü bağdaştıramadım. II.Abdülhamit’in Amerika konusundaki düşüncelerine rağmen kızını Amerikan Koleji’ne gönderecek kadar eğitime önem veren bir adam nasıl olur da iki eşli bir hayat sürmek ister aklım almıyor doğrusu.Aynı şeyi Halide’nin eşi Salih Zeki de yapmak iser.Salih Zeki dönemin ünlü matematik bilgini.Halide’ye matematik dersi vermektedir ve Halide mezun olur olmaz evlenirler.Evliliklerinin ilk yıllarında Salih Zeki için çeviriler yapar,onun araştırmalarına yardım eder Halide.İşte bu pozitif bilimle uğraşan Salih Zeki de Halide’yle evliyken, başka bir kadınla daha evlenmek ister.(Neyse ki Halide kabul etmez ve ayrılır.)Bu konuda hem Salih Zeki hem Edib Bey beni hayal kırıklığına uğrattı.

            Kitaptaki diğer karaktere göz atacak olursak;
Fatma Hanım ( Halide’nin aneannesi), Mahmure (Halide’nin anneleri bir,babaları ayrı üvey kardeşi), Fikriye (Halide’nin babasının ikinci karısı.Abdülhamit tarafından saraya kapatılan,o dönem okuma yazma bilen ve kitaplara düşkün bir kadın),Ali Şamil (Mahmure’nin babası), az bir kıyısından da Edib Bey’in üçüncü karısı da var.Yani kitabın geneline kadım egemenliği hakim.Dönemin erkek egemenliğine karşı,yazarın bir serzenişi belki de olayları kadın karakterlerin etrafında döndürmesi.

            Kitabı okuduktan sonra Halide Edib Adıvar ile ilgili daha çok bilgi edinmek istedim.Araştırdıkça çocukluk yıllarından ziyade Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıkları ilgimi çekti.Halide’nin dolu dolu geçen hayatından sonra kendi hayatım bir boşluk duygusu yarattı içimde.

Neler yapmamış ki Halide…
Savaş yıllarında gazetecilik yapmış,Teal-i Nivsan Cemiyeti (Kadınları Yükseltme Derneği) kurucuları arasında yer almış.Kız öğretmen okullarında öğretmenlik ve Kız Mektepleri Umumi Müfettişliği yapmış.Okul açmak üzere Lübnan ve Suriye’ye gitmiş,Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’ya silah kaçırılmasına yardım etmiş, Darülfünun’da Batı Edebiyatı okutmuş,Büyük Mecmua’nın başyazarlığını yapmış,Wilson prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almış.Ve Sultanahmet mitinginde yaptığı konuşmayla hafızalara kazınmış.
Bu arada bir dönem hakkında idam kararı çıkarılmış, 14 yıl İngiltere’de yaşamış.Ve yazmayı hiç bırakmamış.Ondan geriye 21 roman,4 hikaye kitabı,2 tiyatro eseri ve birçok araştırma belgesi kalmış.
Nasıl bir üretkenlik,nasıl bir yazma aşkı…Yaşadığı dönemi de düşününce hayran kalmamak elde değil.

Bu gıpta edilecek hayattan sadece çok kısa bir kesit var kitapta.Bu yüzden tatmin olmadım maalesef.Kitap biyorgrafi de değil zaten ama tam roman da olamamış gibi.İkisi arasında sıkışıp kalmış.Eğer siz de Halide Edib Adıvar’ı tanımak için bu kitabı okuyacaksanız yetersiz gelecektir.Ben de bu yüzden başka bir kitap arayışına girdim ve Halide’yi bir de İpek Çalışlar’dan okumaya karar verdim.Bakalım “Halide Edib: Biyografisine Sığmayan Kadın” kitabı merakımı giderecek mi?

4 Şubat 2017 Cumartesi

Karun ve Anarşist - İskender PALA


     Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar gerçek dersiniz? Devletlerin tarihini bir yana bırakıp insanlık tarihini düşünelim. İnsanlığın hallerini… Birbirini sevenler, aşk acısı çekenler,kavuşanlar,kavuşamayanlar, dostun yoluna kendini adayanlar,dost görünüp düşmanca planlar yapanlar,bir ideolojinin peşinde koşanlar,paranın esiri olanlar,güç isteyenler,güçsüzleri ezenler…Sadece bu yüzyıla ait haller mi?İnsan var olduğundan beri iyilik de kötülük de yok mu bu dünyada?Belki de her şey devasa bir çarktan ibaret.Biz insanlar ise bu çarkın dişlileri.Çark hep aynı çark ama dişliler sürekli değişiyor.

     Yazarımız bu çarka önce MÖ 549 yılından insanlar yerleştirmiş.Kitabın bu kısmı ALTIN başlığını taşıyor.İskender Pala doğduğu şehrin,Uşak’ın tarihini sanki milattan önce doğmuş gibi ayrıntılı anlatmış.Kitabın başına o dönem kullanılan ölçü ve para birimlerini de eklemiş.

     Zenginliğiyle Karunlaşan Aslan Kral Krezüs’ün Keyhüsrev’in ordusuna yenilip,kibiriyle Lidya’nın sonunu nasıl getirdiğini anlatırken üç arkadaşın kaderine de yer vermiş.
Musa’ya inanan Halludas,Karialı Kufu ve Phygalı Mehte…

     Sektörde yani altın arıtım tezgahlarında çalışan, nakkaşlıkta mahir üç delikanlı.Ve ustaları Namirek  ile kızı Edusa…Edusa’ya vurgun üç genç.Acaba hangisi Edusa’yı hak edecek?Ve Edusa’ya kavuşmak için kim bir okla arkadaşının canını  alacak?

     Alacağı cana kavuşmak için yola çıkan okun sesiyle birlikte kitabın AYNA  ismi verilen kısmı başlıyor.Çarkın dişlileri de değişiyor.
Bu kez 1979 yılındayız.İstanbul’dayız.(İskender Pala’nın yakın geçmişi anlattığı ilk kitabı bu.Daha önceki romanlarında hep yüzyıllar öncesinden seslenmişti bize.)
1979 yılı demek Türkiye’nin, askerin postal sesleriyle inlemesine bir yıl kalmış demek.Postal sesleri duyulabilsin diye kan gövdeyi götürüyor demek.Gencecik beyinlerin kumpas için çalışması demek.Kalem tutması gereken ellere tutuşturulan silahlar demek.
Sadullah,Ethem ve Ufuk.Bu üç gençten birinin elinde de bir silah var.Arkadaşını öldürmek için tetiğine basılacak olan.Sadullah,Ethem ve Ufuk, Keriman Hanım ve kızı Asude’nin sanat atölyesinde çalışan,farklı ideolojilere sahip,ortak yönleri sadece sanat olan üç gençtir.

Sadullah,Ethem,Ufuk…
Halludas,Mehte,Kufu…

     Aralarında 2500 yıl var.Ama yaşadıkları olaylar aynı.Çünkü 2500 yıl önce de vardı hainlik,şimdi de var.Muhtemelen 2500 yıl sonra da olacak.Yani tarih tekerrürden ibarettir.
     
     Kitabın son kısmının adı ise AŞK.
Aşkı kimin hakkettiğini,milattan önce yaşamış kahramanlarımızın da sonlarının ne olduğunu öğrendiğimiz,saklanan gerçeklerin ortaya çıktığı kısım.

     Kitapta sadece tarihin tekerrürden ibaret olduğu anlatılmıyor.Yazarımız bu kitabıyla bir ülkenin devamı için kültürün ne kadar önemli olduğunu da anlatmış.Ve bu toprakların ne kadar çok medeniyete ev sahipliği yaptığını vurgulamış.”Eğer bu ülkenin yüz sene evvelki sınırlarına bir tel örgü çekilseydi ve ‘bu tel örgünün dışına tarihi eser çıkartılamaz’ yazılsaydı bugün dünya müzelerinin neredeyse yarısı boş kalırdı.”diyerek bu durumun altını çizmiş.

     “Bir ülkede bütün bir nesil ölmüş olsa bile,cultura yaşıyor olduktan sonra o ülke kendi küllerinden yeniden doğar.Ama culturası ölen milletler,nesiller boyunca yaşasa bile kendileri olarak yaşayamaz,onun yerine köleler,paryalar,kimliğini kaybetmiş zavallılar olarak hayat sürerler “ sözleriyle kültürümüze sahip çıkmazsak neler olabileceğini gözümüzde canlandırmamızı istemiş.

     "Kim cultura ve sanata değer vermezse milleti kısa zamanda benliğinden uzaklaşır,sığlaşır,parya olmaya,yönetilmeye hazır hale gelir.Kimlik kaybolunca devletin elinden çıkması yakındır;bir toprak,ancak cultura sayesinde vatana dönüşür" sözleriyle de vatan nedir soruma cevap vermiş sanki.

     “Toplumun cultura üretebilmesi için  önce bilgi üretmesi gerekir.Culturas bilgiden sonradır.Bir insanın bilgili olması onun culturasa sahip olduğunu göstermez ama cultura sahibi olmak için pek çok konuda bilgili olması şarttır. “sözleriyle de kültürün öyle altın tepside önümüze sunulan bir şey olmadığını ancak üreten bir toplum olursak kültür seviyemizin artacağını da yerleştirmiş satır aralarına.

     Yani kısaca diyebilirim ki İskender Pala, yine içi dolu dolu bir kitap yazmış.Ben çok beğenerek okudum ve diyorum ki popüler kültüre yenik düşmeyen bir yazar bulmanın giderek zorlaştığı şu zamanda  çok ama çok okunmalı İskender Pala.


23 Ocak 2017 Pazartesi

Huzursuzluk - Zülfü LIVANELI

       Huzursuz olmamız gerektiğini hatırlatmak için yazılmış bir kitap.Yaşadığımız yerin,kanla beslenen bir coğrafyanın uzantısı olduğunu fark ettiren bir kitap.

       Olayların dünyanın neresinde yaşandığının bir önemi yok ama burnumuzun dibinde yaşanınca daha bir acıtmalı canımızı değil mi?Halbuki tam tersi oluyor bizde.Sınırlarımızdan geçen her kişi bizim için bir sayıdan ibaret kalıyor.Tıpkı Ege Denizi’ nde ölen her kişinin bir sayıdan ibaret kalması gibi.Oysa her biri birer hayat. Ve bu hayatlarda insanın yüreğinin kaldıramadığı dramlar saklı.

       Livaneli de bu dramlardan sadece birini, Meleknaz ’ın yaşadıklarını anlatmış.Oysa belki de yüzlerce Meleknaz var sınır ötesinde.Ve belki de binlerce Meleknaz var bize uzak ülkelerde.
Meleknaz bir Ezidi.Yezid değil,Ezidi ( Kerbela olayındaki Yezid ile bir ilgisi yok yani).Kökleri 4 bin yıl öncesine dayanan en eski tek tanrılı dinlerden biri Ezidilik. İran ve Mezopotamya da yaşamış,Ortadoğu ’nun en çok yanlış anlaşılan,bu yüzden en çok ezilen kadim bir topluluğu Ezidiler.Şeytana tapmakla suçlanırlar.Oysa dinlerinde şeytanın adını telaffuz etmek bile haramdır.Günde üç kez güneşe dönüp ibadet ederler ama güneşe tapmazlar.Hangi dine inandıklarının,neye nasıl taptıklarının bir önemi yok bence.Neye inanırsa inansın Meleknaz hayalleri olan bir genç kız.Ailesindeki tüm erkekler IŞİD tarafından öldürülüp,kendi gibi genç olan kızlar da satıldıktan sonra hayalleri de ölüyor Meleknaz’ ın. Ve  ne yazık ki hayalleriyle birlikte insanlığa olan inancı da yitip gidiyor.
      
        Meleknaz ’ın, Zilan ’ın,Nergis’in başına gelenler,okumakta zorlandığım,içimi düğüm düğüm eden bir insanlık ayıbı.Livaneli çok detaya girmeden anlatmış yaşanılanları.Detayları biz gözümüzde canlandıralım da boğazımızda bir yumru,hatırladıkça nefes alamayalım diye.

        Zaten 8 yaşındaki bir çocuğun defalarca tecavüz edilmesinin,gencecik kızların eğer on savaşçının yatağından geçerse Müslüman olacağına inanan erkeklerin olduğu bir dünyanın,Allah adına kafa kesmeyi cennete giriş bileti olarak görenlerin yaptıklarının detayları nasıl anlatılır…

       Ve Şengal Dağları’nda kendini uçurumdan atan Nergis’in son sözlerinin “ben bir insandım abla” olmasından öte hangi ayrıntının önemi var ki… Peki bütün yaşadıklarına rağmen dağları aşıp sınır kamplarına ulaşanlar.Hayatta kalmaya çalışmak kolay da insan olarak kalmaya devam etmek kolay mı?

       Hüseyin de bu kamplarda gönüllü olarak görev yapan, insan olarak kalmak isteyen bir Mardinli.Kucağında,babasının kim olduğu asla bilinemeyecek olan kör bebeğiyle Meleknaz’ ı görünce nasıl utanmıştır insan olmaktan kim bilir.

       Bu coğrafyada zulüm ne kadar güçlüyse, kader o kadar zalim, aşk da inadına o kadar güçlüdür.
Ve kendini,Allah için kafa kesmeye adamış sözde insanlara ses çıkarmayanlar bu Ezidi kız ile Müslüman Hüseyin’in aşkı için kıyametleri koparmaya hazırdırlar.

       Meleknaz ve Hüseyin’in bu hazin hikayesini, gazeteci İbrahim araştırıp öğreniyor.İbrahim Mardin’de doğmuş ama yüzünü batıya dönüp köklerinden kopmuş bir gazetecidir.Çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberini tesadüfen öğrenir ve bu hikayenin peşinde kendi vicdanıyla hesaplaşır.

       İbrahim’le birlikte plaza insanı kavramını da masaya yatırmış Livaneli.Ve Meleknazların yaşadıklarının yanında bizim günlük dertlerimizin önemsizliğini bir balyoz gibi indirmiş kafamıza.

       Ortadoğu kendi kanına ne zaman doyacak acaba dedirten bu kitabı okuyun ama,
       Mardin’de vurulan Hüseyin’in Amerika’da nasıl öldüğünü öğrenmek için değil.
       Bu kitabı okuyun ama,
       Cennete giremesin diye domuz kanı sürülmüş bıçakla öldürülen Hüseyin’in Meleknaz’a niye aşık olduğunu öğrenmek için değil.
       Bu kitabı, burnumuzun dibinde yaşanan drama acımak için değil,kendinizi sorgulamak için okuyun.
       Bizim okurken bile yüreğimizin dayanamadığı şeyleri yaşayan insanlar olduğunu unutmamak için okuyun.
       Hüseyinler var oldukça insanlıktan umudun kesilmeyeceğini anlamak için okuyun.
       
      Ve en önemlisi daha çok Hüseyinler var olsun diye okuyun.