17 Mart 2018 Cumartesi

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig


        Bizi kötülük yapmaktan alıkoyan şey nedir? Ya da her insanı kötülük yapmaya itecek bir neden var mıdır acaba? Belki de içimizde bir eşik var ve biz o eşiği geçtiğimiz anda kötülük yapmaya başlıyoruz. Vicdanımız, ahlaki değerlerimiz, inançlarımız  belki de toplumun etkisi bizi o eşiğin önünde durduruyor. Peki ya bir gün tüm değerlerimizi alt üst edecek bir olay yaşarsak. Basit, sıradan ama bize eşik atlatacak bir olay…

        Olağanüstü Bir Gece’de bu eşiği geçen bir adamın hikayesi var. Adını bilmediğimiz* ama nefes alışverişini bile hissettiğimiz seçkin burjuva kahramanımız, gelecek kaygısı olmadan, rahat bir yaşam sürdürmektedir. Yaşadığı sıradan, heyecansız hayat yüzünden tüm duygularını yitirdiğini düşünür. Hayattan bir beklentisi de yoktur çünkü hayat ona her şeyi sunmuştur zaten.

        Kendimi kahramanımızın yerine koyunca ( ki Zweig’in anlatım tarzında aksi mümkün değil, okurken olayın kahramanına dönüşüyor insan) içimi bir hüzün kapladı. Onun başına gelen belki de en kötüsü dedim. Amaçsız, beklentisiz, yürekten sevinmeden, kahrolmayı bilmeden, sahte sevinçler, yüzeysel üzüntülerle geçen bir ömür. Ölümle eşdeğer.

        Bu cansızlığını fark eden adamın ( ona ne mutlu ki fark ediyor, belki de çoğumuz öyle alışmışız ki oynadığımız hayat oyununa, ruhumuz ölü ama haberimiz yok) tesadüfi olarak gittiği at yarışında yaşadığı küçük bir olay,  ruhundaki taşları yerinden oynatır. Bu olayla içindeki o eşiği atlar.

        Tüm ahlaki değerlerini bir yana iterek suç işler. Üstelik bundan hiç pişmanlık duymaz. Aksine hayata döndüğünü, artık hissetmeye başladığını düşünür. İşlediği suç onu daha da derine sürükler ve kendi değerlerine hiç uymayan, o dönemin en alt tabakası sayılan insanların arasında  geceye devam eder. Gecenin sonunda ise tüm yaşadıkları, gözündeki bir perdeyi kaldırır adeta. Hayata tamamen farklı bakmaya başlar. Daha doğrusu artık görmeye başlar. Kötülüğün içindeki iyiliği, çirkinin içindeki güzeli…

        Kahramanımızın bir gece de hepi topu 6-7 saatte yaşadıkları onu bambaşka bir insan yapar. Yüzeye çıkabilmek için önce en derine batması gerekmiştir. Artık çevresindeki insanları gerçekten önemsemeye ve anlamaya başlar.

        Zweig’in okuduğum  novellalarının ( romanla öykü arası anlatı tarzı) içinde en çok bu kitabını beğendim. Kitabın kapak resminin puzzle olarak yaptığım bir resim olması da ayrıca mutlu etti beni nedense. Böyle küçük bir şeyden mutlu olunca da tamam dedim, ben gerçekten yaşıyorum. Ruhumun canlılığını yitirmeye hiç niyeti yok. ☺  Siz de şöyle bir içinize bakın bakalım ruhunuz yaşıyor mu?

        Kitabın en can alıcı cümlesiyle  bu yazıyı da noktalayıp, ne zamandır çıkmasını beklediğim Kırlangıç Çığlığı’na başlayacağım.

        “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.”

        Tüm insanları anlayabilmemiz dileğiyle, iyi okumalar.



*Hikayenin içinde kahramanın ismi kullanılmadığı için adını bilmiyoruz dedim ama kitabın başında Zweig,  1914 yılında Rava- Ruska’da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmada şehit düşen Baron Fredrich M.Von R.nin yazı masasında bulunan ve  bunları hikayeleştirmesi için kendisine yollanan notlardan yararlandığını açıklamaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder